1.BÖLÜM;ATEŞİN İÇERİSİNDE KAYBOLANLAR.”
- Kevser Bıyık
- 8 Kas 2025
- 22 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 14 Kas 2025
“Lütfen son bir veda.”
Yazarın anlatımıyla...
Deniz her zamanki gibi odasında, pencerenin önünde yıldızları izliyordu çünkü yıldızların ışıltısı onu fazlasıyla etkiliyordu. O ne kadar yıldızlara uzak olursa olsun onların eşsiz ışıltılarına aşık olmasına engel değildi. Her zaman ki gibi yıldızları izlerken bir yıldız kaydı gökyüzünden. Deniz heyecanla yatağından inerek hızlı adımlarla kapıya doğru yönelerek dışarı çıktı ve kayan yıldızı yeryüzünde aramaya başladı. Hızlı adımlarıyla etrafta koştururken annesine çarptı. Kafasını kaldırdığında annesinin şaşkın bir surat ifadesiyle ona baktığını gördü.
“Canım kızım, ne arıyorsun dışarıda?” Diye sordu Deniz’e annesi.
“Anne, biliyor musun az önce gökyüzünü izlerken bir yıldız kaydı. Bana uzaktı ama yine de seviyordum, babam gökyüzünden bana en sevdiğim yıldızı gönderdi. Bana o yıldızı bulur musun?” Diye heyecanla annesine anlatırken annesi yüzüne buruk bir tebessüm yerleştirdi. Çünkü Deniz hayatında babasından sonra ikinci kez hayal kırıklığına uğrayacak ve ikinci kez babasının izini yeniden kaybedecekti. Annesi ellerinden tutarak Deniz’e doğru eğildi ve gökyüzüne doğru bakarak yıldızları işaret etti.
“İstediğin yıldızı bulamayız tatlım çünkü yıldızlar gökyüzünden kaydıkları an kaybolurlar.” Dedi
Deniz’in saçlarından öperek. Bu sözü üzerine kırılacağını biliyordu fakat masallarla bir prenses büyütmek yerine onu annesinin güçlü kızı olarak büyütecekti ve her zaman güçlü kızının kalkanı olacaktı. Deniz annesinin anlattıklarını dinlerken ağlamaya başladı, annesi Deniz’in gözyaşlarını sildi.
“Deniz annecim neden ağlıyorsun?” dedi Deniz’in gözlerine bakarak. Kırılmıştı, rengarenk görmek istediği hayat babasını tanıyamadan siyaha gömülmüştü. Deniz ağlarken annesi ona sarılarak taşımak zorunda kaldığı gerçekleri onun üzerinden almıştı.
“Gökyüzünden nefret ediyorum, babamın bana gönderdiği yıldızı kaybetti.” Dedi ağlayarak.
“Bak, diğer yıldızlar hala gökyüzünde. Sadece bir tane yıldızını kaybettin diye gökyüzünden umudunu kaybetmemelisin kızım. Belki de o kayan yıldız senin için kaybolmuştur Baban senin için daha güzel yıldızları sana gönderecektir. O kaymasaydı diğer yıldızların ışıltılarını fark edemeyecektin. Unutma Deniz bu hayatta kimse en sevdiği yıldızını kaybetmezse diğer yıldızların ışıltısını kazanamaz kızım.” Dedi annesi. Deniz gülümseyerek kafa salladı. Annesi incitmeden anlayacağı şekilde konuşmuştu. Annesiyle beraber eve girerek onu odasına götürdü. Deniz pijamalarını giyinerek yatağına oturdu. Annesi baş ucuna oturarak saçlarını okşamaya başladı. Annesi uyuması için şarkı mırıldanmaya başladı.
Küçüğüm, daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün korkularım
Gururum bu yüzden
Bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım
Küçüğüm, daha çok küçüğüm
Bu yüzden sonsuz endişem
Savunmam bu yüzden
Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem
Ne kadar az yol almışım , ne kadar az
Yolun başındaymışım meğer
Elimde yalandan, kocaman, rengârenk
Geçici oyuncak zaferler
Deniz uyumuştu. Annesi Deniz’in alnına bir öpücük kondurarak üzerini örttü. Pencereye doğru ilerleyerek gökyüzüne baktı. Gökyüzündeki yıldızlar parlıyordu. Yıldızlara bakara gülümsedi annesi. Deniz’in odasından çıkarken gece lambasını yakarak etrafa hafif mor loş bir ışık bırakarak kapıyı araladı. Kızını karanlıkta bırakmazdı annesi. Deniz karanlıktan korkan biriydi. Annesi onu hiçbir zaman karanlıkta kalmasına izin vermeyecekti. Gökyüzünden kayacak bir yıldız kalmasa bile onun karanlıkta kalmasına izin vermeyecekti...
***
Üç yıl sonra yeniden gecenin gizemli karanlığı, güneşin aydınlığına bırakmıştı kendisini...Deniz gözlerini açtığında güneş yüzüne yansıdı, derin bir nefes alarak yerinden kalktı. İçeriye, annesinin yanına gitti. Mutfakta oturan ablasını görünce çığlık attı. Uzun zamandır görmediği ablası eve gelmişti. Ablasına koşarak sarıldı, çok özlemişti çünkü babasının ölümünden sonra daha Deniz 3-4 yaşlarında ve Aylin ise 6-7 yaşlarındayken babaannesi ablasını ailesinden ayırmıştı.
“Anne bak, bu dünyanın en güzel ablası gelmiş.” Dedi annesine göstererek. Annesi gülerken Deniz ablasının elinden tutarak kapıya doğru yöneldiğinde annesi önlerine geçerek durdurdu.
“Nereye tatlım?” dedi tatlı bir ses tonuyla. Deniz annesine doğru bakarak sırıttı.
“Ablamla parka gitmeyi istiyorum.” Dediğinde annesi elindeki omleti masaya koyarak işaret etti.
Deniz yumurtayı pek sevmediği için mızmızlansa da ablasıyla parka gitmek için hızla kahvaltı yaptı ve sonrasında da dışarı çıktılar. Biraz dışarıda yürüdükten sonra normal bir parkın yanından geçerken Aylin Deniz’i durdurdu ve parkı işaret etti.
“Deniz burada da bir park var.” Dediğinde Deniz parka doğru baktı ve sonrasında ablasına doğru döndü.
“Abla, o salıncaklardaki çocukları sallayan bir babaları var. Peki söyler misin o salıncaklara bindiğimizde bizi kim sallayacak abla?” dediğinde Aylin Deniz’e doğru baktı.
“Peki, hangi parka gidelim sen karar ver?” dediğinde Deniz ablasının elinden tutarak ilerlemeye devam etti ve sonrasında yukarı çıkan dik yokuşun sonrasında ıssız bir park onları karşılamıştı. Deniz ablasının gidişiyle ve babasını kaybetmesiyle birlikte yalnız kaldığında gittiği parkta çocukları babaları sallarken görünce çok üzülmüş bir daha o parklara gitmemişti. Kimsenin olmadığı o parkı ağlayarak parklardan kaçarken rastlamış, orada tek başına ağlamıştı. Ablasını o parka götürdüğünde ablası uçurumun kenarında olmasına şaşırmıştı.
“Deniz ablacım burayı nereden buldun? Burası çok ıssız ve tehlikeli.” Dediğinde Deniz ablasının elinden tutarak etrafı gösterdi.
“Abla bu parkta bizim gibi, yalnız ve kimsesiz. “dediğin de Aylin Deniz’e sımsıkı sarıldı.
“Evet haklısın, bu parkta bizim gibi. Bu park bizim evimiz olsun. Kimsesiz kalan bütün çocukların evi...” dedi gülümseyerek. Deniz gülerek ablasını sobeledi.
“O zaman ilk kovalamacamızda sobe sensin.” Dedi ve kaçtı. Aylin ve Deniz o parkta kovalamaca oynarken Deniz’e biri çarptığında yere düştü. Yerde dizleri kanarken ağlamaya başladı. Aylin koşarak kardeşinin yanına gitti. Dizinin yararlandığını görünce ona çarpıp düştüğü çocuğu itelemeye başladı.
“Senin yüzünden kardeşim yaralandı.” Dedi çocuğu iterken. Aylin bağırırken çocuk elindeki su ile Deniz’e yaklaştı ve yanına oturarak kanayan dizine ilk önce su dökerek temizledi sonra da kanayan yarasına yara bandı yapıştırdı. Deniz susup onu izlerken elinden tutarak kaldırdı.
“Sen kimsin?” dedi merakla ona doğru bakarak. Karşısında duran çocuk hiçbir şey demeden uçurum kenarında duran tahterevalliye binerken Deniz ise karşısına oturdu.
“Neden konuşmuyorsun?” Dedi merakla. Karşısında duran çocuk derin kahve toprak gözleriyle ona baktı.
“Çünkü herkesle küsüm.” Dedi. Deniz’i tahterevallide gökyüzüne kaldırarak.
“Neden küstün ki? Ben bir şey mi yaptım?” dedi. Karşısında duran çocuk tahterevalliden inerek yanına doğru ilerledi.
“Bugün benim doğum günüm biliyor musun? Ailen nerede? Annen ve Baban, kutlamadılar mı? dediğinde Çocuk Deniz’e baktı.
“Benim bir annem yok?” dediğinde çocuğa doğru baktı.
“Senin annen de mi benim babam gibi gökyüzünde kayboldu.” Diye sorduğunda çocuğa doğru baktı.
“En azından seni salıncakta sallayacak bir baban var?” dediğinde çocuk Deniz’e bakarak gülümsedi.
“Benim bir babam da yok.” Dediğinde Deniz onu daha çok üzmemek için sustu ve düşündü. Bir süre, sonra aniden koşarak yerde duran suyu aldı. Yan tarafında duran kartonun üzerine yerden avuçlayarak toprak koydu. Sonrasında üzerine su dökerek çamur haline getirdi. Minik elleriyle oval şekilde çamuru birleştirdi. Sonrasında ise yerden bir çubuk alarak çamurun ortasına dikti. Minik elleriyle çamuru tutularak ona doğru gitti.
“Bak sana ne yaptım?” dedi heyecanla. Karşısında duran çocuk kaşlarını kaldırarak Deniz’e baktı “Bu ne?” dedi elindeki çamuru işaret ederek.
"Sana doğum günü pastası yapmamışlar ya, bende sana çamur pastası yaptım.
İyi ki doğdun.” Dedi Deniz. Karşısında duran çocuk gülümseyerek çamurun ortasında duran çubuğa doğru üfledi, gülümseyerek ona baktı.
“Beraber salıncaklara binelim mi?” dedi çocuk salıncağa binerek. Deniz yüzünü yere çevirerek ayağıyla toprakla oynamaya başladı.
“Ben sallanmayı bilmiyorum, buraya geldiğimde hep kaydıraklarla oynar salıncaklara sadece biner sallanamazdım.” Dediğinde çocuk ellerinden tutarak salıncağa bindirip arkasına geçerek ellerini iki demire koydu.
“Ben sallarım seni olmaz mı?” dedi gülümseyerek.
“Her zaman mı?” dediğinde çocuk onu sallamaya başladı.
“Gökyüzüne dokunana kadar.” Dedi yavaşça sallayarak. Bunun anlamını aslında ikisi de fark etmemişti. O çocuk istemsizce Deniz’i sonsuza dek sallayacağına söz vermişti. Deniz ona
bakarak gülümsedi.
“Arkadaş olduysak ismini söyler misin?” dediğinde çocuk gülümsedi.
“Şey benim adım...” İsmini tam söyleyecekken arkadan biri bağırdı. Uzun, esmer, dalgalı saçlarıyla ve kirli sakallarıyla gelen bir adam onun kolundan tutup çekiştirdi acımasızca, bir arabaya bindirdi. Camdan Deniz’e doğru baktı gözyaşları akarken. Deniz arkasından koşarak pencerenin camına ellerini uzatıp gözyaşlarını siler gibi yaptı.
"Ağlama, çok acıyorsa geçer...”
Bir kaç gün sonra Deniz ve Aylin parkta oynarken yine o çocuk gelmişti. Deniz onu görünce koşarak yanına gitti.
“Aa! Sen o’ çocuksun.” Dedi karşısına bakarak. Karşısındaki çocuğun gözleri kahve ve derin, teni kumral ve Deniz’den uzundu. Deniz o soruyu bir kez daha sordu.
“İsmin ne?”
“Ben Ayaz.” Dediğinde gülümsedi, sonunda ilk arkadaşının ismini öğrenmişti.
“Benim ismimde Deniz...” dedi gülümseyerek. Ayaz Deniz’den büyüktü ama ikisi çok iyi anlaşmıştı.
“Ayaz. Bugün ne oynuyoruz? Dediğinde Ayaz duvarı gösterdi.
“Saklambaç, ben saklanacağım... Sen bulacaksın...” Deniz kafasını sallayarak duvara doğru ilerledi. Ablası ve Ayaz’a bakarak gülümsedi.
“Sizi ben bulacağım, saklambaç oyununu ben kazanacağım.” Diyerek kahkaha attı. Duvara yaslanarak saymaya başladı. ...8,9,10 ebeleyebilmek için Ayaz ve ablasını aramaya başladı ama onları bulamadı. Her yeri aradı, akşama kadar aradı. Gökyüzüne doğru bakarak ağlamaya başladı. Kaybetmişti oyunu Deniz... Ablası ve Ayaz’ı bulamamıştı.
“Abla...”
“Ayaz...” Neredesiniz? Oyun bitti ben kaybettim, siz kazandınız...
15 Yıl sonra... “Deniz’den...”
Elimde babamın fotoğrafı var, ona doğru hissizlik içerisinde bakıyorum. Çünkü onu küçükken, yıllar önce kaybetmiştim. O gün sabah uyandığımda annemi ağlarken görmüştüm. Koşarak yanına gittiğimde bana sarılmıştı. Neden ağladığını bilmiyordum.
“Anne neden ağlıyorsun?” dediğimde bana doğru bakarak hiç acımadan cevap vermişti.
“Baban öldü Deniz, O artık gökyüzünde.” Demişti. Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum, hatırladığım tek şey babamı her zaman gökyüzünde arardım ve her yıldız kaydığında bana hediye gönderdiğini düşünürdüm, bütün kayan yıldızları ise hep kaybederdim. Annem beni kırmamak için öyle demişti fakat yanılmıştı. Bütün kaybedişlerim, çocukken her zaman sevdiğim insanların bir şekilde beni terk edeceğini düşünerek bu gidişlerini kabullenmem olmuştu ve her zaman kendimi insanlardan uzak tutup onları sevemememe neden olmuştu ama büyüdüğümde bunu başaramadım. Annemi, ablamı, sevdiğim çocuğu kaybetmekten çok korkuyordum. Eğer bir gün yine kaybedersem bu kaybedişlerim her geçen gün kendi benliğimi yok edeceğinden emindim. Fotoğrafa hissiz bir şekilde bakarken annem yanıma gelerek sarıldı, annem benim en kıymetlim, babam öldükten sonra annem beni tek başına büyüttü. Kaybetmeyi en küçük yaşımda öğrendim. En kötüsü de buydu işte...
Hatırlıyorum, çocukken herkesin o aileleri ve arkadaşlarıyla gittiği o parka en son annem, ablam ve babamla gitmiştim. Babamı kaybettikten sonra hiçbir zaman o çocukların sevinç ve mutluluk çığlıklarını attıkları o parka hiçbir zaman gitmedim. Benim ve ablamın gittiği park bizim gibi ıssız ve kimsesizdi. Hevesle doğum günümün gelmesine günler sayarken aslında kaybedişlerimi saydığımı fark etmemiştim. Benim en büyük şanssızlığım, doğum günümde sevdiğim insanları kaybetmekti. İnsanların çoğu her yıl doğdukları günü kutlarken, bazıları ise o günü her kaybedişlerine bir yas tutarlar. Ayaz, çocukluğumun merhemi, o ıssızlığa ses veren melodi...Kimsesiz parkı gülüşleriyle dolduran birisi... Onunla evleniyorum... Artık sol yanımda her parçasını sevgisiyle iyileştiren bir merhem var. Kimsesiz kalan o park bizim gülüşlerimizle dolmuştu. Çocukluğumdan bu yana o parkta beni asla yalnız bırakmamıştı. O parkın salıncaklarına ikimizde aşıktık çünkü birbirimizi o salıncakta sallanırken anlamıştık, Onun annesi yoktu benim ise babam. Bu yüzden sallanamadığım zaman Ayaz sallardı beni, ben ise onu sallardım. Düşsem, Ayaz kaldırırdı beni, o düşse sadece ben kaldırırdım onu. Bilirdi nasıl üzüldüğümü çünkü biz aynı kaderde doğmuştuk. İkimiz den başkası anlamazdı bizi, Bugün Ayazla nişanım var ve ben çok mutluyum, çocukluğumda beni sarıp sarmalayan biriyle evleneceğim. Babamın o parklarda sallayamayacağı gerçeği benim en büyük şanssızlığımken, kimsesizler parkında yaralarımı saran birisiyle evlenecek olmam en büyük şansımdı... Onunla kavuşmamıza resmen altı ay kalmıştı, altı ay sonra düğünümüz var ve her geçen gün biraz daha heyecanlanıyordum.
Herkesi nişanımıza davet ettim, Bir köşede Ayaz’ın gelmesini beklerken kapı çaldı. Heyecanla kapıya ilerleyerek kapıyı açtım. Karşımda Mert ve Yağmur’u görünce çok sevindim. İçeri davet ederek sarıldım. Mert ve Yağmur demişken onlar benim kuzenlerim. Mert deli dolu, gıcık, biraz umursamaz olsa da bile beni çok sevdiğini biliyorum. Kuzenim diye söylemiyorum, gerçekten çok tatlıdır. Buğday tenli, uzun boylu, gülüşü güzel, siyah gözleriyle tam bir yakışıklı abidesi... Ne kadar tatlı olursa olsun onun en kötü şanssızlığı hala gerçek aşkı bulamamış olmasıydı. Bu yüzden hayallerine odaklanmıştı.
Şu an kendisi polis mülakatlara hazırlanıyor. İkimizin de en büyük ortak yanı buydu aslında, polis olma hayaliyle büyüyüp şu an polis olacak olmamızdı.
Benim üniversite de polislik bölümüm de son senemdi. Okulu bitirdiğimde mülakatlara girdikten sonra polis olarak göreve başlayacaktım. Yağmur içeri girdiğinde ona bakarak gülümsedim. Yağmur kim diye soracak olursanız, Yağmur Mert’in kardeşi çok tatlı bir kız. Gözleri açık kahve, beyaz tenli, orta boy ve zayıf ince görünümlü biri...Bakışları çok masum, bir o kadarda asil birisidir. Benden kaç yaş küçük olsa bile benim yaşımda gibi davranır. Yağmur ve Ayaz çok iyi anlaşırlar. Bazen ikisi bir olup beni kışkırttıkları çok doğruydu. Onlar içeri geçtiğinde kapıyı örtecekken biri kapıyı itti. Dışarı doğru baktığımda Melis ve Çağla’yı gördüm.
“Çok ayıp bizi dışarı da mı bırakacaksın?” dediğinde kıkırdadım. “Eğer beni ayakta tutar çok konuşursan hiç acımam kovarım.” Der demez ağzını bantlamış gibi yaparak içeri geçti.
Sizi çocukluk arkadaşlarımla tanıştırayım. Çağla benim ilkokuldan en yakın arkadaşım, Melis ise Çağla’nın bir türlü anlaşamadığı Ablası. Melis bizden bir yaş büyük olmasına rağmen çok tatlı, anlayışlı, biraz da geveze bir arkadaşım. Bu tatlılığı tabi ki yüzüne de yansımış, uzun boylu, kıvırcık ve kumral saçlarıyla, buğday tenli oluşu, gözlerinin koyu kahvesiyle çok güzeldi. Çağla ablasına hiç benzemez, karakterleri çok zıt olduğu gibi görünüşleri de zıttı. Çağla kısa boylu, düz ve kumral saçları, açık kahve gözleri, beyaz tenliliğiyle tam bir güzellik abidesiydi. Çocukluk anılarımı hatırlarken istemsizin gülümsedim. Ben öylece dalıp gitmişken Elif yanıma geldi.
“Deniz yenge ben burada nişanlanmıyorum ama senden daha heyecanlıyım. Daha saçlarını ve makyajını yaptırmamışsın, hemen benimle geliyorsun” diyerek güldü. Elif, Ayaz’ın kardeşi. Ayaz’ın, sadece babası ve kardeşi var. Annesi küçükken ölmüş tıpkı benim babamın öldüğü gibi. Elif ve Ayaz ile kaderlerimiz benziyordu. Elif, eşsiz ve tatlı biriydi. Dik duruşlu, orta boylu, açık kahve gözleriyle, buğday tenli, bal köpüğü uzun saçlarıyla gerçekten benden bile güzeldi, bazen güzelliğini kıskanmıyor değilim. Elif saçlarımı ve makyajımı yaptıktan sonra kırmızı, omuzları düşük, kısa elbisemi giyinerek aşağı indim. Aşağı indiğimde karşımda Ayaz duruyordu. Yanına gittiğimde ellerimden tutarak diz çöktü. Herkes bize bakıyordu, Ayaz yutkunarak sessizliğin içerisinde konuşmaya başladı.
“Bir masalın içerisindeyiz, bu masalda ben prens, sen prensessin. Benim güzel prensesim mutlu sonla bitecek bu masalımızın başlaması için benimle evlenir misin?” dedi ellerimden tutarak. Kafa sallayarak onayladım, gözlerim dolu bir şekilde ona bakarken ayağı kalkarak bana sarıldı. Elifin getirdiği yüzükleri annem alarak ikimizin parmağına taktı, sonrasında kuşağı kesti. Kırmızı bir kuşak bizi birbirimize bağlamıştı. Çok mutluyum, bu mutluluğum sonsuzdu biliyorum. Masallardaki gibi benim masalım çok güzel bitecek...
Nişanımdan bir hafta sonra doğum günüm var. Her şey yolunda giderken bir hafta geçmiş, doğum günüme tek bir gece kalmıştı. Yatağımda uzanmış, mutluluğun gerçekten bana geldiğine inanmaya çalışıyordum. Tüm hayatım gözümün önünden geçti bir an. Kendi kendime gülümsedim. Yatağımda doğrularak mutfağa indim. Su içtiğim sırada ablamın telefonu mutfak tezgahının üzerinde duruyordu. Telefona bir an bildirim geldi. Etrafa baktığımda ablam yoktu, telefonunun şifresini biliyordum. Telefon kilidini açarak mesajlara girdim. Ayaz mesaj atmıştı, konuşmalarını okumaya başladım. Doğum günümden bahsetmişlerdi. Yeni mesajında bir motordan bahsetmişti Ayaz. Mesajda şöyle yazıyordu.
“Kumsal aldığımız motorun sahibi uzun yola çıkacağı için kendi evinin yakınlarında bir garaja motoru bırakıp anahtarı da oraya bıraktığını söyledi. Benim yarın işlerim var, doğum gününe hazırlanacağım, motoru beraber alalım mı? Motorun olduğu adres biraz zor olduğu için seni evden alıp götüreyim sen de geldiğin yoldan tekrar dönersin. Sabaha karşı hazır ol, Deniz uyanmadan seni evden almaya geleceğim haberin olsun.” Mesajından sonra ablam yanıt vermiş.
“Tamam olur, sahilde buluşup gidelim, Ayaz, motorun plakasını aldın mı? Yanlış motoru almayalım.” Yazmış. Ayaz yazdığı mesaja cevap vermiş, ben heyecanlı heyecanlı okurken diğer yandan yakalanmamak için etrafı kontrol ediyordum.
“Evet, aldım. Çok şaşıracaksın ama motorun plakası 26DNZ203… Deniz’in harfleri var. Kesinlikle bu motor Deniz’e seçilmiş.” Yazışmaları okuduktan sonra ağzımı çığlık atmamak için zor kapattım. Çünkü en büyük hayalim bir motora sahip olmaktı, bana motorları Ayaz sevdirmişti, aynı zamanda çok iyi bir öğretici olarak öğretmişti ve bende hız tutkunu biri olarak motorlara sürmesini öğrendiğim anda aşık olmuştum. Heyecanla telefonu bulunduğu yere koyarak yatağıma uzanıp tavanı izlemeye başladım. Motorun plakasında ismimin geçmesi çok özel hissettirmişti. Acaba motor hangi renkti? İ Umarım siyah ve mavidir. Hem umudu temsil ederken, siyah umut edemeyecek kadarda yaşantının uzun sürmeyeceğini temsil etmesi gerekiyordu. Motorla, o yolculuğa her umutla çıktıktan sonra ölümün ne zaman geleceğini bilememek hayatın en özel simgesidir. O motora binmenin hayali bile beni çok heyecanlandırıyor, gözlerimi kapatarak hayal etmeye başladım. Kapattığım sırada telefonuma bildirim geldi. Telefonu elime alarak ekranı açtım.
Prens; “Güzelim biricik sevdam, sana gün ışığı sonra dünya olmaya geldim. O kalbinin kapılarını bana açtın. Yarın senin doğum günün ve ölene kadar hep beraber kutlayacağız, seni seviyorum.” yazıyordu. Telefonumda bu mesajı görünce gözlerim dolmuştu. Telefondaki Ayaz’ın mesajına öylece baka kaldım.
Çevrimiçi.
Telefonumun mesaj kutucuğuna girerek yazmaya başladım.
“İyi ki girdin hayatıma beyaz atlı prensim, masallar gibi bir aşk yaşattığın için çok teşekkür ederim, hep benimle kal, iyi geceler biriciğim” yazarak telefonu dolabımın üzerine bıraktım.
Bir iki dakika sonra telefonuma bir bildirim geldi. Telefonu elime alarak bildirime tıkladım. Bu bir yabancı numaradan gelen bir video. Videoya girdiğimde Ayaz dayak yemiş gözleri kıpkırmızı, kaşında yara, dudağı patlamış bir şekilde elindeki gitarla şarkı söylüyor Videoyu açarak izlemeye başladım. Ayaz’ın bu hali beni korkutmuştu. Hemen videoyu attığı numarayı aradım.
Çalıyor...
“Deniz?” dediğinde duraksadım.
“İyi misin?” dediğimde sesi güldü sanki.
“Seni seviyorum.” Dedi. Sanki seni seviyorum cümlesi iyiyim demekti.
Arkadan birisi süre bitti... Der demez kapandı telefon. Kimdi o? Ayaz’ın bu hali hiç hoşuma gitmemişti. Sakin kalmaya çalışarak bir kez daha aradım o numarayı ama açmadı ve ardından attığı videoyu açtım. Üzeri harap bir şekilde şarkı söylüyordu.
“Sana bir söz yazdım bugün
Yolladım rüzgarla
İçinde gözyaşı vardı
Küçücük bir kadınla...” diyordu şarkıda.
Gözlerim dolu dolu izledim. Ayaz’ın gitar çalabildiğini bilmiyordum. İzlerken dikkatimi bir şey daha çekti. Ayaz’ın sol kolunda dövme vardı ama çok fazla gözükmüyordu. Onun bir dövmesi olduğunu hiç fark etmemiştim. Mesaj kutusuna girdiğimde çevrimiçi oldu.
“Söylediğin şarkı çok güzel ve benim için hep özel kalacak. Umarım iyisindir, seni seviyorum.” Yazdım ve beklemeye başladım.
Çevrimiçi...
"Sana bir söz yazdım bugün yolladım rüzgarla..."♡ yazıyordu mesajında.
Bu mesajı ile gülümseyerek telefonumu yanımda duran komidinin üzerine bıraktım. Ruhumda kara bulutlar vardı, sanki kalbimde yağmur yağacaktı. Derin nefes alarak gözlerimi kapattım. Belki de güneşli günlerim yerini kasvetli havaya bırakmıştı. Öyle de olmuştu. Güneşli günlerim kasvetli bir kabusla bitmişti. Sadece kabus olmadığını zihnimde dönen annemin sesiyle ve kalbimdeki kaybetmenin acısıyla uyandım. Annemin çığlığını duyunca aniden yataktan kalktım. Hızla aşağı indim. Annem yere yığılmış bir şekilde hıçkırarak ağlıyordu. O an babamın ölümünden sonra bir kez daha o sol tarafımın kırık parçalarını ruhumda hissetmiştim annemin elinden düşen telefonda sürekli biri sesleniyordu. Korkuyla yerden telefonu alarak kulağıma götürdüm.
"AAlloo!"
"Aylin Keskin ve Ayaz Kara'nın yakını siz misiniz?" dediğinde yutkundum.
"Eeevet! Ablam ve nişanlım olur kendileri" derken ecel terleri döktüm. İçimi aniden bir korku kapladı. Karşımdaki kişinin seslenmesini bekledim.
"Nasıl diyeceğimi bilemiyorum. Dün gece bir garajda yangın çıkmış. Etrafında bulunan evlerdeki insanlar bu yangını fark edince ambulans ve itfaiyeyi aramışlar. Maalesef olay yerine vardığımız da her şey çok geçti. Ablanız ve nişanlınızın bütün vücudu yanmış ve tanınmaz hale gelmişti. Üzgünüz, başınız sağ olsun. Cenazeler hastanemizin morguna kaldırılmıştır. Cenazeleri almaya gelebilirsiniz.” Dedi ve kapattı. Kesik kesik nefes almaya çalışırken iki kelime döküldü sadece dudaklarımdan.
"Ayaz...Abla..." Ruhumda kırılan her parça nefes alırken batıyordu. Kaybettim, yine doğum günümde kaybettim. Babamın ölümünün ardından geçen yıllar sonrasında çocukluğumu da kaybetmiştim. Ablamı da ailemi de...
Mutluluk bize bu kadar yakınken yine neden kaybetmek zorunda kalmıştık. Yakışmamış mıydı bize mutluluk? Yere yığıldığımda elimi kalbime götürdüm. Kalbimde paramparça olan her şey canımı acıtıyordu. Ben nefes almaya çalışırken annemin yerde gözlerinin kapandığını fark ettim. Koşarak annemin yanına gittim.
"Anneeemm! Ne olur uyan." Dedim acı haykırışlarımın içinde. Her düşen gözyaşlarımın ardında yangınlar çoğalıyordu, hiçbir şekil de asla sönmüyor daha çok alevleniyordu. Annem kollarımın arasında baygın bir şekilde yatarken bu acı haykırışlarım içimdeki çocuğu kanatıyordu. Kaybettiğine inanmak istemeyen o küçük kız, karanlığın içerisinde kaybolan umut ışığını arıyordu. Seneler öncesinde kalan o küçük kız tekrardan acının sesini hatırlamıştı. Susturmak istemişti sesi, ağzımı kapatan ellerim bütün gücüyle acının sesini kilitlemişti. Yanaklarım kıpkırmızı olana kadar, sıkmıştım. Kapı ısrarla çalıyordu, bacaklarımda dermanım yoktu, iki bacağım benden alınmış yürüyemez hale gelmişti. Beni ayakta tutan iki bacağım artık yoktu. Tek çarem annemin bütün acılardan koruduğu kanatlarım vardı. Annem için savaşmam gerekiyordu. Küçüklüğümde annem bana kanat olurken şu an onun kanatları da ben olmalıydım. Bütün yükün ardından zorda olsa ayağı kalkarak kapıyı açtım. Çağla'yı karşımda görünce boynuna atlayarak sımsıkı sarıldım. Başım döndü… Gözlerimin önü karardı, o an ellerim ayaklarım tutmadı ve yere düştüm.
Çağla panik içerisinde beni kaldırmaya çalışırken annemin yerde olduğunu görüp, oraya doğru koştu. Nefesimin kesildiğini hissettim. Gözlerim yavaş yavaş kapandı.
***
Etrafımda duyduğum boğunuk bir sesle gözlerimi açtım, kafam çok ağrıyordu. Etrafa baktığımda her yer bulanıktı, yatakta hafifçe doğruldum. Melis, Çağla, Mert, Yağmur herkes buradaydı. Herkes, ben doğrulunca bana doğru bakıp odadan çıktılar. Odamda sadece Çağla kaldı yanıma gelerek oturdu. Gözleri kıpkırmızıydı.
"Deniz iyi misin?" dedi titreyen sesiyle. Kafa salladım.
"Ne oldu bana?" dedim deli gibi ağrıyan kafamı tutarak. Çağla bana bakıp kafasını öne eğdi.
"Biraz dinlen, daha sonra konuşuruz." diyerek ayaklandı. Hiçbir şey hatırlamıyordum. Tek hatırladığım şey Ayaz’ın doğum günüm için attığı şarkıydı. Bugün benim doğum günüm. Sorun ne? Ben iyiyim. Çağla’ya baktığımda gözlerini kaçırdı O sırada aklıma Ayaz geldi. Çağla tam kapıdan çıkacakken seslendim. Aslında hissetmiştim. Sadece Ayaz ve ablamın iyi olduklarını görmek istiyordum. Kendimi kandırmak istedim.
"Çağla telefonumu verir misin? Ayaz'ı aramam gerekiyor. O beni şimdi merak etmiştir. Bu arada annemle ablam nerede? Herkes burada gördüm ama annemler yok." dediğimde hiçbir şey demeden odadan çıktı. Kendimi zorlayarak yataktan kalktım, telefonumu elime alarak Ayaz’ı aradım.
“Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor.” Dediğinde yutkunamadım. En son bu sesi babamın telefonu aradığımızda duyulmuştu. Israrla annemden babamı aramasını istediğimde annem sinirlenmiş bu sesi duymam için dinletmişti. O sesten sonra babamın sesini bir daha asla duyamamıştım. Ağır adımlarla, kapıya doğru yöneldim. Kapının önünde sesler geldiğinde kapıya yöneldim. Herkes kapının önünde durmuş bir şeyler konuşuyorlardı, dinlemeye başladım.
"Deniz sürekli Ayaz’ı soruyor, ya gerçeklerin farkında değil. Ya da kabullenmek istemiyor. Ne diyeceğimi bilemedim, Melek teyze de hala uyanmadı. "dedi ve ağlamaya başladı, hıçkırıkları kulaklarımda yankılanırken neler olduğunu hatırlamaya başladım. Tek hatırladığım şey, doğum günümün olacağı sabah annemin çığlığı ile uyandığımdı. En son bu acıyı küçükken yine doğum günümde hissetmiştim. Babam doğum günü pastamı almaya giderken kaza geçirip ölmüştü. Gözlerimden acıyla yaşlar süzülürken Çağla’nın yanına doğru ilerledim.
“Ayaz ve ablamı çağırır mısınız? Onlar hastanede olduğumu öğrenirlerse çok korkarlar.“ dediğim de boş boş bana doğru baktılar. Herkes sadece beni dinliyor kimse çıtını çıkarmıyordu. Mert’in yanına gittiğimde ağlamaya başladı.
“Herkes neden ağlıyor. Bugün benim doğum günüm, Ayaz ve ablam bana pasta almaya mı gittiler?” dediğim de Mert, Yağmur yanıma doğru geldiler ve bana sarıldılar, öyle sıkı sarıldı ki sanki düşecekken son anda tutmaya çalıştılar gibi… Derin bir nefes alarak cesaretimi toparladım.
Çağla, Ayaz ve ablam bana doğum günümde pasta almaya gittiler değil mi?” dediğim de Çağla’nın yanaklarından gözyaşı süzülürken kafa salladı.
“En güzel pastayı almaya gittiler.” Dediğinde acıyla yutkundum.
“Beni onlara götürür müsünüz?” dediğimde Melis yanıma gelerek elimden tuttu. Aralarında sadece Melis sakinliğini korumakta iyiydi. Elimden tuttu. Senin yanındayım der gibi. Beraber aşağı indik. Koridorun soğukluğunu ruhumda hissederken ürperdim. Soğuktu… Karanlık ve sessiz… Kafamı kaldırdığımda Beyaz kapının koluna gitmişti elim. Cesaret edemedim, olduğum yerde diz çöktüğümde koridorda yankılanan çığlıklarımla beraber hıçkırıklarım arasında boğuldum. Ağzımı sıkıca kapattım, ilk defa susmak bu kadar zor olmuştu. Melis telefonla konuşurken ağlamaya başladı. Yanıma gelerek bana sımsıkı sarıldı. Kulağıma üç kelime fısıldandı.
“Güçlü olmak zorundasın.” Neden her seferinde ben güçlü olmak zorundaydım... Herkes yanıma gelerek beni ayağı kaldırdılar. Beyaz kapıyı açtım, yüzüme esen soğukluk ruhumda buz kesmişti. İçeri doğru ilerledim. İki beden sedyenin üzerinde yatıyordu. Ellerim titreyerek bedenin üstündeki örtüyü kaldırdım. O an… Yüzü ve vücudu yanmış bir şekilde gördüğümde çığlık çığlığa bağırmaya başladım acıyla. Onun bütün vücudu yanmıştı. Yanmayan tek yer elleriydi. Bedenini örtüyle kapattım. Onu bu halde görmek istemiyordum. Bu acı çok güçlü, ateşin içinde ben yanıyormuşum gibi hissettiriyordu. Ateşin içinde yanarken ruhum, tek kelime döküldü dudaklarımdan…
“Ayazzz...” canım yana yana ondan geriye kalan ellerini sımsıkı tutarak, ağlamaya başladım. Ellerim onu bırakmak istemiyordu, Hıçkıra hıçkıra ağlarken onun ellerine değen gözyaşlarım durmuyordu. Kendimden uzaklaştırarak, buz tutmuş ellerini ısıtmaya çalıştım.
“Sevgilim burası çok soğuk, yüreğim çok üşüyor. Tut ellerimden ısıt yine yüreğimi gidelim buralardan, daha kış gelmeden, ellerine kar değmiş sevgilim, ne olur yalvarırım, ruhumu kışın ortasında bırakma, üşüyorum.” dedim buz kesmiş ellerini severek. Yüreğime gelen kış, kalbime saplanan buz sarkıtıydı. Yanmış bedenlerine bakamadım, insan sevdiği insanların, küle çevrilmiş bedenine nasıl bakabilir ki? Elleri buz kesmişti, sımsıkı tutarak öptüm.
“Ben doğdum sen öldün sevgilim. Bana can olan nefes, senin nefessiz kalışında son buldu, söyle sevgilim… Senin sonun olan nefessizliğin de ben nasıl yaşayacağım?” Dedim ellerini öperek. Ondan kalan tek parça sımsıkı tutup bırakmamaya yemin ettiğim elleriydi. Ruhumun ateşi her hücremi yakıyordu. Gözlerim kan çanağı olmuş acıyordu. Bir süre sonra Gözlerim yanda duran beyaz örtüye gitti. Yutkundum, kan çanağı olmuş gözlerimi silerek oraya yöneldim. Elim örtüye gitmiyordu, kendimi kandırmak istiyordum ama onlara son kez dokunuşlarımdı. Beyaz örtüyü yavaşça titreyen ellerimle kaldırdığımda bedeni tamamen yanmış ama yüzün bir kısmı bembeyaz kalıp buz kesilmiş ablamı gördüm. Çığlık attığımda ağzımı nefesim kesilene kadar kapattım. Ellerim yanaklarımı kıpkırmızı keserken, ardı ardına kesilmeyen hıçkırıklarım arasında boğuldum. Ellerim ablamın bembeyaz kalmış tenine gitti. Acıyla hıçkırdım, gözyaşlarım hunlarca akarken hıçkırıktan kesilen sesim sessizliğimi takip etti, acımı ablamın ellerinden tutarak, yanağından öperek susturmaya çalıştım. Dakikalarca yanaklarını sevdim. Bu nasıl bir acı? Sanki yüreğimi kanatıyor gibiydi. Nefes almakta zorlanırken ablamın buz gibi olan ellerine dokundum. Ablam hiç üşümezdi. Ben üşüdüğüm zaman ellerimi ısıtırdı. Ellerim üşüdüğünde gözyaşlarım arasında ablam diyerek ablamın buz kesmiş bedenini kaldırmaya çalıştım.
“Abla kalbim üşüyor, ısıt beni. Yine sıcacık ellerinle dokun yüreğime, ne olur kalk. Siz olmadan yüreğim çok üşüyor abla, sensiz kimsesiz kaldım. Hani beraber ölecektik, hani her doğum günümde yanımda olacaktın. Neden gittin abla? Sensiz ne yapacağım? Ağladığımda kimin omzunda ağlayacağım. Güldüğümde sevinirken kime sarılacağım. Korktuğumda kimin ışığına sığınacağım?” dedim ellerini tutarak. İlk kez susmuştu. Ablama çok konuştuğu için çok kızardım. Şimdi sonsuza dek sessiz kalacak. Susma abla… Konuş benimle… dedim son kez. Gözyaşlarım arasında boğulurken, çığlık çığlığa ağlayarak ablamın son kez sesini duymak için ablama seslendim. Sessizlik hiç bu kadar acıtmamıştı. Hıçkırıklar arasında ağlarken içeri giren doktorlar beni çıkarmaya çalıştılar, ablamın ellerinden sımsıkı tutmuş, asla bırakmak istemiyordum. Kollarım dan tutup çekiştirdiklerinde ablam ve Ayaz’ın gülümsediklerini gördüm, doktorlara doğru dönerek durdurmalarını istedim.
“Lütfen, son bir veda.” dediğimde beni bıraktılar. Ablama doğru ilerleyerek alnına bir buse kondurdum. Ellerini öptüm, saçlarını sevdim. İleri doğru yürüdüğümde Ayaz’ın yüzünü açamadım. Kalbim acıyla yanarken ellerini kalbime götürerek ellerini sımsıkı tutarak öptüm. Arkamı dönerek kapıya doğru ilerledim. Arkamı döndüğümde bana doğru gülümsüyorlardı. Hayal olduklarını biliyordum. Acının bıraktığı son veda hayaliyle onlara bakarak el salladım. Dışarı çıktığımızda orayı kilitleyerek baş sağlığı dileyip gittiler. Öylece kapının önüne oturdum. Hazmedemiyordum, onların gitmesini hazmedemiyordum. Kafam dönmüş, gözlerim harap olmuş bir şekilde ayağı kalkarak koridorun soğukluğuyla titreyerek yüreğimi üşüten hastaneden çıktım. Hastane uçurum parkına yakındı. Yürüyerek Ayazla uçurumun kenarında sallandığımız salıncağın oraya gittim. Binip sallanmaya başladım. Tane tane gözlerimden süzülen gözyaşı yüreğimdeki sızıyı nefesim kesilecek kadar güçlendirmişti. Neden her şey güzel giderken tepe taklak olmuştu hayatım. Sanki hayatım bir yapboz gibi dağılmış, ben ise o yapbozda kaybolmuş bir parça olarak kalmıştım. Küçüklüğümüz de oynadığımız oyun gerçek olmuştu, ben saymıştım, onlar saklanmıştı ve ben onları hiçbir zaman bulamamıştım. "Saklambaç oyununda kazanmak isterken, onu gerçekten kaybetmiştim aslında..."
Salıncak demirlerine dokundum, soğuktu. Salıncağa binerek oturdum. Sessizlik etrafımı sararken gözlerimi kapattım. Sesi kulağımdayken, salıncak demirleri, dokunduğum ölü bedeni kadar soğuktu. Bu demirler daha önce bu kadar soğuk muydu? Bilmiyorum. Elimi demirlerden çekerek yolda bulduğum kalın ipi salıncak demirine bağladım. Ayaklarım salıncağı sallarken ipi boğazıma geçirmiştim çoktan. Salıncaklar katil, bizler kurban seçilmiştik. Bu parklar herkesin mutluluğu bizim sonumuz olmuştu... Kalbin heyecanla salıncakta sallanıyor ama düşünce öleceğini bilmiyordu... Ayağımla salıncağı ittiğimde nefessiz kaldığımı hissetmiştim, yaşama tutunmak için çırpınırken bedenim, ruhum sadece ölümü bekliyordu. Gözlerim son kez gökyüzüne baktığında görmüştüm onu, gülümsüyordu...Soluğumu alırken öksürükleri tek tek boğazımda hissediyordum. Nefes aldıkça acıyan kalbim, ölmek için feryat ediyordu. Bir süre sadece öksürdüm ve nefes almaya çalıştığımda kalbimin acıdığını hissettim. Sonrasında kendime geldiğimde kafamı kaldırdığımda buğday tenli, 1.60 boylarında, kısa kestane saçları, koyu kahve gözleriyle bana bakan, benim yaşlarımda tatlı bir kız, hüzünle gözlerime bakıyordu. Gözleri ağlamaktan şişmiş, kıpkırmızı olmuştu.
"Neden kurtardın?" diye bağırdım karşımda duran kıza. Çözüm yolu bu değil. Kazanmak istiyorsan kaybetmek zorundasın." diye bağırdı bana. Tek bir cümle kuramadım. Ayağı kalkarak arkamı döndüm, oradan birkaç adım uzaklaştığımda bir ses geldi arkamdan.
"Gerçekten bu kadar korkak mısın?" Dediğinde ona doğru döndüm.
"Korkak değilim, hiçbir zamanda korkak olmadım." Dedim, bağırarak. Koşarak yanıma geldi.
"O zaman neden kaçıyorsun acılarından?" dediğinde iç çekerek ona doğru baktım. Haklıydı, şu dünyayı bırak, kendimden bile kaçamaya çalışıyordum. Benim yüreğim dünyalar kadar acırken, acılarımdan kaçmaya çalışacak kadar korkaktım.
"Ben Beste." diyerek elini uzattı. Gözyaşlarımı silerek ona doğru baktım. Acı bir tebessümle gülümsedim. Beraber oradaki salıncağa doğru giderek oturduk. Gözlerimden gözyaşlarımın dökülmemesi için direniyorum, yüreğimdeki sızı dinmiyordu. Bir süre etrafı sessizlik kapladı.
"Neden ağlıyorsun?" Dedi, titrek bir sesle. Daha yutkunamıyorum bile nasıl anlatacaktım ki derdimi. Sadece sustum, hiçbir şey diyemiyordum. İçimde tutmaya çalıştığım kelimelerim yüreğimi acıtıyordu.
"Dediğim gibi Kazanmak istiyorsan kaybetmek zorundasın." Dedi gözlerini silerek. Daha fazla direnemedi gözlerim, bir anda hıçkırarak ağlamaya başladım. Nefes almak için direndim.
"Acıyor." Diyebildim sadece. Beste yanıma gelerek ellerimden tutup kaldırdı.
"Geçecek merak etme! Bir gün biz kazanacağız. Bu kaybetmemiz bizim ilk zaferimiz!" dedi gözyaşlarımı silerek. Beste'ye sımsıkı sarılarak ağladım. Beste kendisinden beni uzaklaştırarak gülümsedi.
"Bu kadar canını acıtan şey ne?" diye sordu titrek bir sesle.
"Benim canımı benden aldılar. Ablamı, sevdiğim adamı kaybettim ben." dediğimde gözleri doldu.
"Sen hiç canından bir parça kaybettin mi?" Dediğimde buruk bir tebessüm etti.
"Benim hiçbir zaman bir parçam olmadı ki kaybedeyim." dediğinde gözlerine baktım.
"Sen nasıl kaybettin?" dediğinde yutkundum. Beste'ye her şeyi anlattım. Ayaz'ın yanına gitmek istemiyorum. O kadar yorgunum ki düşersem kalkamam. Beste cesaretli olup kazanmak için savaşmamı söyledi. Elimden tutarak o hastaneye götürdü. Annemi hastane kapısının önünde çaresizlik içinde iç çektiğini gördüm. "Anne..." Koşarak anneme sarıldım.
"Canım çok yanıyor."
"Biliyorum kızım. Merak etme o içindeki sızı bir gün dinecek. "Beste yanımıza geldiğinde Beste'ye de sarıldım. Beste sanki öz kardeşimmiş gibi yarama merhem olmuştu.
Cenaze kalkmıştı. Onlardan geriye kalan sadece topraktı. Ağlayarak topraklarını öptüm, bir avuç toprak aldım. O anda sol tarafımda bir sızı hissettim. İlk kez nefes almak bu kadar zor geliyordu. Kalbimdeki o sızıyı asla unutamadım...
"Yüreğimi o kadar büyük bir sızı kapladı ki kendi benliğimde yok oldum..."Cenaze kalktıktan sonra eve döndük. Kapıdan adım attığımda etrafa bakındım. Canım acıyor, içim alev alev yanıyordu. Döktüğüm gözyaşlarım içimdeki alevleri söndürmüyor, daha çok harlıyordu. Annemin koluna girerek yukarı götürdüm. Annem hala kendine gelememişti, yatağına yatırdıktan sonra aşağı indim. Beste yanıma gelerek kollarımdan tuttu.
"Geçecek. " dedi sadece. Kafa sallayarak buruk bir tebessüm ettim. Gülümseyerek iç çekti.
"Ben gideyim." Dediğinde gülümsedim. Kapıya doğru ilerlediğinde kolundan tuttum.
"Kimsin sen Beste?" dediğimde gözleri doldu.
"Bilmiyorum, uzun zaman önce bu soruyu kendime sormayı bıraktım." dedi gülümseyerek. Dışarı çıkarak birkaç adım attı. Bir süre sonra arkasını dönerek bana el salladı. Gülümseyerek el salladım.
1 Hafta sonra...
Yatakta halsizce doğruldum gün aydınlanıyordu, gece yerini güneşe bırakıyordu. Halsizce kalkarak banyoya yöneldim, kafamı yerden kaldırdığımda kan çanağına dönmüş, ağlamaktan harap olmuş gözlerime bakıyordum. Sonrasına gözlerim boynuma kaydı, o ipin izi hala oradaydı, morarmış ve kızarmıştı, ellerimi oraya götürdüğümde gözlerimden dökülen gözyaşlarım boynuma dolanırcasına akıyordu. Yüzümü yıkadıktan sonra üzerime giyindiğim eşofman ve uzun kollu kazağımla ve giyindiğim yağmurluğumla beraber kafamı toparlamak için dışarı çıktım. Dışarıda şiddetli yağmur yağıyor, gök gürlüyordu. Rüzgar şiddetli eserken, yağmur taneleri yüzüme çarpıyor. Bir haftadır ruh gibi dolanıyordum. Sanki ruhum benden gitmiş gibiydi. Sırılsıklam olmuştum, yağmur taneleri içimde yanan acıyı söndürmeye yetmiyordu. Bir süre yol boyunca yürürken bir erkek kalabalığı gördüm. Oraya doğru baktığımda kahkaha atıyorlardı. Hiç aldırış etmeden yürümeye devam ederken orada bir kız gördüm. Arkası dönüktü. O tarafa doğru ilerlediğimde kız yüzünü bana doğru döndü. Bu Beste idi. Beste? Koşarak yanlarına gittim.
"Ne oluyor burada?" Dedim bağırarak. Benim bağırdığımda orada duran herkes bana doğru döndü. Beste korkmuş görünüyordu. Harap olmuş gözleriyle çaresizce bana baktı. Bir süre sonra biri bana doğru geldi.
"Sen kimsin lan? Yürek mi yedin kadın? Defol git canımızı sıkma "dedi itici bir sesle.
"He ya! Yürek yedim. Biraz da sizin canınızı sıkacağım, ee kusura bakmazsınız artık." diyerek üzerine yürüdüğümde alay eder gibi kahkaha attı. Alaycı bir şekilde bakarak omzumu itekledi. Arkasını dönerek giderken sessizce oradan uzaklaştım. Etrafta gözlerimi gezdirdim. Beste'yi ellerinden kurtarmam gerekiyordu. Bir süre etrafıma bakındığımda köşede uzun bir kütük gördüm. Elime alarak yerde sürüklemeye başladım. Oraya doğru ilerlediğimde bana doğru baktılar. Orada duranlardan bir farklı kişi yanıma geldi. Belindeki silahını çıkararak bana doğrulttu.
"Hey kadın! Buradan sakince uzaklaşıyorsun." dediğinde gülümsedim. Beste ile göz göze geldiğimde gözlerimi hafifçe yana doğru kaydırarak oradan kaçmasını istedim. Bir süre sonra Beste yan tarafa doğru koştu. Herkes Beste'ye doğru odaklanırken, karşımdaki kişinin kafasına kütükle vurarak bayılttım. Yere düşürdüğü silahı alarak Beste'yi yakalamaya çalışanlara tuttum. Beste uzaktan dolanarak yanıma geldi. Yan tarafımda odunu alarak yanımda durdu. Karşımızdaki kişiler bize doğru birkaç adım atarken elimdeki silahla birinin topuğuna sıktım.
"Bir dahaki kurşun kafanıza gelmeden siktirin gidin." diyerek havaya ateş ettim. Hepsi hızla oradan uzaklaştı. Beste'ye baktığımda dolu gözleriyle bana doğru bakıyordu. Yanına ilerlediğimde elindeki kütüğü bıraktı.
"İyi misin?" dedim kollarına dokunarak. Bu soruyu sorduğumda üzerime atlayarak sımsıkı sarıldı. Ona sarıldığımda ağlamaya başladı. Bir süre omzumda ağladıktan sonra onu kendimden uzaklaştırdım. Koluna girerek eve doğru ilerledik, sırılsıklam olmuştuk. Eve geldiğimizde annem içeride oturup ablamla benim küçüklük fotoğraflarımıza bakarak hala ağlıyordu. Annemin yanına giderek televizyonu kapattım.
"Anne yeter, kendine eziyet etmeyi bırak." dedim öfkeyle. Annem gözleri dolu bir biçimde baktığında yanına oturarak sarıldım.
"Sen böyle yaparsan ablam çok üzülür, lütfen biraz güçlü kal. Benim sana ihtiyacım var." dediğimde kafa sallayarak gülümsedi. Annemin üzülmesine dayanamıyordum. Ablamın ve Ayaz'ın ölümü annemi derdinden sarsmıştı, ellerinden tutarak gözyaşlarını silerek gülümsedim.
"Ben babamın prensesi değil, annemin güçlü kızıyım. Bunu unutma olur mu?" dediğimde sımsıkı bana sarıldı.
"Benim güçlü kızım." dediğinde derin bir nefes aldım. Ruhumu acıtan her şey beni güçlü kılacak. Beste üzerindeki ıslak kıyafetleri içinde titriyordu, onu alarak yukarı çıktım. Odaya girdiğimde kuru kıyafetler verdim.
"Duşa gir, kendine gelirsin biraz." dedim gülümseyerek. O duşa girdiğinde üzerimdeki ıslak kıyafetleri değiştirdim. Merak ettiğim şeyler vardı. Onun hikayesi ne idi? O gün parkta ne işi vardı? Neden benim yanımda? Kim olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Beste duştan çıkınca yanına doğru ilerledim.
"Biraz daha iyisin değil mi?" dediğimde sessizce kafa salladı. Yatağın üzerine giderek oturdu. Yanına oturdum, ellerini tutarak gözlerine baktım.
"Senin hikayen ne?" dedim sakince. Bana bakarak gülümsedi.
"Benim hikayem hiç olmadı ki." dediğinde anlamaya çalışarak ona doğru baktım.
"Nasıl yani?" Dediğimde gülümsedi.
"Tarih 11.01.1998 idi. Ben daha yeni doğduğumda, annem beni o uçurum parkına bırakıp gitmiş. Üç gün sonra o uçurum parkında, kışın kalbi donmak üzere bulunmuş bir bebeğim. Hiç kimse almamış beni, bulanlar kabul etmeyince yetimhaneye bırakmışlar. Orada, yetimhanede büyüdüm. Hep oradan on yedi yıldır kaçmayı hayal ettim ama hiçbir zaman kaçıp gidemedim. Gerçi kaçsam bile nereye gidebilirdim ki. Yetimhanedeyken, küçüklüğümden bu yana hep polis olmak istedim. Bebekliğimin, çocukluğumun katillerini bulmayı hayal ettim. Geçen yıl reşit olmadığım için beni bırakmadılar. Şimdiye kadar kaçmayı çok denedim ama kaçamadım. Bu yıl 18 olduğum için beni serbest bırakmak zorunda kaldılar, o yetimhaneden kurtulduğum gün bebekliğimin ve çocukluğumun öldüğü o uçurum parkına geldim. Sonra da seninle karşılaştık." dedi gülümseyerek. Tebessüm ederek ellerinden tuttum.
"Buradayım artık." dediğimde gözlerime doğru baktı.
"Ya senin hikayen? Senin hikayen ne Deniz?" dediğinde gülümsedim.
"Yandı..." dedim yutkunmaya çalışarak. Benim hikayem gerçekten yanmıştı. 16Nisan 1998' de gözyaşlarıyla dolu sayfalarla yazılmaya başlamış hikayem, 16Nisan 2017'de yanmıştı... O yanan hikaye de geriye kalan sadece o park idi...
Her çocuk parkı severdi aslında ama bizim için o salıncaklar ve kaydıraklar, yaşanmamış çocukluğumuzun hapishanesiydi.
Gözlerim doldu dolu Beste'ye baktım. Ona kocaman sarıldım. İkimizin de çok yorgun olduğunu fark ettim. Yorgunduk ve birbirimize ihtiyacımız vardı. Hıçkırıklar arasında boğulurken Beste'yi kendimden uzaklaştırdım.
"Beste?" diye mırıldandım. Beste kıpkırmızı gözleri ile bakarken buruk bir tebessüm ettim.
"Kardeşim olur musun? Bütün yaralarımızı birlikte sarmaya var mısın?" Beste gözlerini silerek bana doğru baktı.
"Kardeşim..." dedi sadece. Kardeşim...
Beste benim kardeşim olmuştu artık. Onun kimliğini bizim üzerimize aldık. Beste bundan sonra Deniz Keskin'in kardeşi Beste Keskin olmuştu... Besteyle tanıştığım gün meğer ki kimsesizler yurdundan çıkıp o uçurum parkına gelmişti. Ailesi küçükken terk edip gitmişler. Beste'yi bulanlarda kimsesizler yurduna bırakmış. Bu yaşına kadar ne annesi ne babası ne de kardeşi olmuştu. Beste kendi hayatını bile o gün düşünmemiş. Kendi gözyaşlarını silmesi gerekirken, benim gözyaşlarımı silmişti. O tanıştığımız yere gittik. Yüreğim hala buruktu ama iyileştiğimi hissediyorum. İyileştikçe hissizleşiyorum. Beste'ye doğru döndüm.
"Kaybetmeden kazanamazsın. Kazanmak istiyorsan kaybetmek zorundasın." diye mırıldandım. Beste bana doğru baktı.
"Bu park hepimizin kaybedişlerine UMUT PARKI olsun" dedi. Haklıydı, biz o parkta kaybedişlerimizin arkasındaki umut ışığına dokunmuştuk... Kafa sallayarak ona sarıldım. Biz sarılırken kapı zili çaldı. Ayağı kalkarak kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda uzun boylu, sarışın, uzun düz sarı saçlı, gözleri yeşil bir adam bana doğru bakıyordu.
“Kimsiniz?” diye sordum gülümseyerek.
“Deniz Keskin sen misin?” diye sorduğunda evet anlamında kafa sallayarak ona doğru baktım.
“Kerem Atay... Sana hediye edilmek için alınan motorun eski sahibi...” dediğinde duraksadım. Herkesin bilinmezlik içerisinde kaybolan bir hikayesi vardır, hangi bilinmezliğin ateşi sizi de yaktı?
Evet,
“Her bilinmezliğin ateşi binlerce kez sizi yakar ama küllerinizi asla saklayamaz...”

Yorumlar