2.BÖLÜM; “İSTANBUL’UN KARANLIK SOKAKLARI.”
- Kevser Bıyık
- 8 Kas 2025
- 40 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 14 Kas 2025
“Karanlığın içerisinde kendini kaybetmişken beni bulmaya mı geldin
Deniz Keskin?”
Deniz'den...
“Kerem Atay... Size hediye edilmek için alınan motorun eski sahibiyim. Sizinle konuşmam gereken çok önemli konu var.” Dediğinde içeri davet ettim. İçeri girdiğinde Beste bana doğru baktı. Kerem Atay oturduğunda derin bir nefes alarak bana doğru baktı.
“İlk öncelikle başın sağ olsun, biraz daha iyi misin?” diye sordu tedirgin bir şekilde.
“İyiyim, teşekkür ederim. Neden beni buldunuz?” diye sordum. Kerem tedirgin bir şekilde bana doğru bakıyordu.
“Konuyu uzatmak istemiyorum. Ayaz Kara’nın ölümü bir cinayet olabilir.” dediğinde ona doğru baktım.
“Anlamadım.”
“Motor garajımın yandığı gece, saat üçe geliyordu beni aradılar. Garajda sebebi belli olmayan bir yangın çıkmış, müdahale etmişler. O gün sevgilinin oraya gittiğini biliyordum, bu yüzden neler olduğunu öğrenmek için onu aradım ama ulaşamadım. Sabah yangın yerine gittiğimde garaj harabeye dönmüştü. İlk önce aksilik sonucunda yangının çıktığını düşündüm ama Ayaz garaja gittiği gün o yangın çıkmıştı. İşin göze çarpan garip tarafı Ayaz orada sadece dumandan boğularak hayatını kaybedince bu olayın arkasında başka sebeplerin yatacağını düşündüm.
“Böyle düşündünüz çünkü motor patlayan bir araç ve orada yangın çıktığında bir patlama meydana gelmedi. Biliyorum, nedensiz yangın, cinayetin habercisi. O yangına dair bir iz bulmaya çalıştım fakat bulamadım. Size ulaşmak istedim ama izinizi bulamadım. Siz nasıl beni buldunuz?”
“O gün gece benim işim çıkmasaydı, sabah sizin evinize gelerek motoru ben teslim edecektim, yani adresinizi biliyordum.” Dediğinde düşünceler içinde kayboldum. Eğer bir cinayet ise o gün Ayaz’ın o garaja gittiğini bilen biri olmalıydı ama Ayaz’ın o garaja gece gittiğini ablam dışında kim biliyordu? Adam suskunluğumu bozmamı beklerken bir cümle döküldü dudaklarımdan.
“Anlıyorum ama sizi buraya getiren şey nedir? Bir iz mi buldunuz?” dedim umutla. Adam bana belirsizlik içeren bakışıyla olayı anlatmaya başladı.
“Tekrar diyorum, o yangında bir patlama olmadığında Ayaz’ın o gün motoru oradan çıkardığını düşündüm fakat o hafta içerisinde telefonumda bir uygulamayı fark ettim. Bu uygulama motorumun çalınmasını engellemek için taktığım cipin takip uygulamasıydı ve ben onu Ayaz’a sattığımda üzerinde unutmuştum. Uygulamaya yeniden girdiğimde motorun takip çipi en son İstanbul’da görüntülendiğini gördüm. Bunun içinde seni buldum. Motoru o garajdan çıkaran kişi büyük ihtimalle İstanbul’da ama bu cip takibi bir süre sonra durdu. O kişi takip edildiğini anladığı an çıkarmıştır. Ya da işini garanti etmek için çipi çok uzak bir konuma bırakmıştır.” Dediğinde duraksadım.
“Yani cip mi? Ya da katil mi İstanbul’da bunu bilemiyoruz? Öyle mi?” dediğimde belirsiz kafa salladı.
“Gidecek misin?” diye sordu.
“Gideceğim...”
“Tekrar diyorum bu sadece bir ihtimal, Çipi fark ettiğinde İstanbul’da da bırakmış olabilir.”
“Gerçekleşmesi mümkün olan her ihtimalin içerisinde umut vardır.” Dedim. Kafa sallayarak ayağı kalktı ve elini uzattı.
“Umut her zaman yaşatmaz, bazı umutlar zehirlidir, dikkat et.” Dediğinde elini tuttum.
“Her zehir de bazen panzehirdir, unutma.” Dediğimde gülümseyerek kapıya yöneldi. Adam gittiğinde derin bir nefes aldım. Acımı unutmaya direnirken gelen bu haber, acının yerine gelen intikam hırsıyla zihnimi kaplamıştı. Kapıda kalmış öylece dışarı izlerken Beste yanıma geldi.
“Ne düşünüyorsun?” dediğinde ona doğru dönerek ellerimi ona doğru uzattım…
“Benimle İstanbul’a gelir misin?” dediğimde bana doğru bakarak ellerimden tuttu.
“Sen benim tek ailemsin Deniz... İnsanın evi, yanında olan kişinin kalbidir.” dediğinde ona sımsıkı sarıldım. Annem biz konuşurken yanımıza doğru geldi.
“Deniz kızım ablanın katilini bulacaksın değil mi? Ablanın da hayali polis olmaktı, onun hayallerini gerçekleştireceksin değil mi?” dedi gözleri dolu dolu.
“Ablamın katilini bulup, kendi ellerimle adalete teslim edeceğim, söz...” dedim anneme sarılarak. Akşam olmuştu, Eskişehir’de eğitimlerimi tamamladıktan sonra İstanbul’a kadrolu polis olarak girecektim, elime bilgisayarı alıp nerede polis olacağıma dair şehir tercih etmiştim. Son başvurular tam on dakika sonra son bulacaktı. Şehirler listesinde hepsini sildim.
“İstanbul… İstanbul… İstanbul…” ekledikten sonra bilgisayarımı kapattım. 3 sene sonra kadrolu polis olarak İstanbul’da görev alacaktım. Bilgisayarı kapattım, derin bir nefes alarak yatağıma uzanıp gözlerimi kapattım. Anlamıyorum, neden? Ayaz çok sakin kimseyle derdi olmayan bir çocuktu. Onu kim öldürmek ister ki? Ablam da o yangında öldü. Ayaz ya da ablamla bir derdi olan birisi bunu yapmış olabilirdi.
“Gitmeyi istiyorsun, katili bulmayı istiyorsun. Kendi hikayeni yakıp yıkan her şeyi bulmayı istiyorsun ama düşünmüyorsun.” dediğinde gözlerimi açtım Beste yanıma gelip oturdu.
“Düşünüyorum ama kararım kesin. O hikayeyi yakıp yıkanı bulmam gerekiyor.” Dediğimde Beste yan tarafında duran komidinin üzerinde duran hikayeyi alıp saylarını hızlıca çevirdi.
“Sayfalar çok değil mi? Bu kitabı ateşe versem çok yanar mı dersin? Az sayfaya sahip olan kitap daha az yanar. İhtimaller çoğaldıkça, hikayendeki sayfalar daha çok alevlenecek Deniz… O sayfalar arasında sende yanacaksın. Öğrendiğin her şey hikayeni daha çok yakacak… Farkında mısın?” dediğinde ona doğru baktım.
“Hikayemde ki en sevdiğim sayfalarım yanmış. Su aramak yerine Ayaz’ın olduğu hikayenin yok oluşunu mu izlememi mi istiyorsun?”
“Hayır daha çok yakma diyorum” dediğinde ona doğru baktım.
“Yansın… Her yanan sayfalarımı katilin küllerinden tekrar yazacağım.
3 Yıl Sonra...
O günden bu yana üç yıl geçmişti. Yani ben benden gideli koskoca üç yıl olmuştu. Kendimi toparlamam uzun sürmüştü. Bu acının tarifi yoktu, dile getiremiyordum ama duyuluyordu. Her sızının bir tarifi var mıydı bilemem ama her acının bir sesi vardı. İçin alev içerisine yanarken, kocaman bir çölde bu acıyı söndürecek bir damla su aramak gibi... Ama toparlamıştım kendimi. Ne kadar acıyor olsa da bu acı beni güçlendirmişti. Benim hikayemin kahramanı hep şu sözü kullanırdı.
"Öldürmeyen acı güçlendirir." Gerçekten de öyleydi. Çok acıyordu ama hâlâ yaşıyorum. Çok sızlıyordu sol yanım ama güçlüydü ruhum...Ayaz ve ablamın gidişinden bu yana tek değişen şey öfkem oldu. Eğitimimi Eskişehir’de tamamladım, Artık İstanbul’da görev yapacaktım. Polisliği kazandığım sıra katilin peşine düşmüştüm. Katilden haber alalı üç yıl olmuştu. Ardında küçük bir iz bırakmıştı. Bana alınan motor yanan garajda değilmiş, birisi Ayazdan önce davranarak motoru oradan çıkarmış, motorun ortadan kayboluşu ve çıkan yangın işlenen bir cinayeti ortaya çıkıyor. Motorun eski sahibi beni bulmuş. Olanları birer birer anlatmıştı. Motorun eski sahibi kullandığı motora cip takmış ve satarken de o cipi üzerinde unutmuştu. Motor en son İstanbul şehrinde görünmüş ve sonrasında da takip kaybolmuştu. Motoru alan kişi cipi fark ettiğinde çıkarmış olmalıydı. Elimde ki tek bilgi ile Beste ve Annemi alarak polis olarak görevime İstanbul'da burada devam edecektim...
Bu şehirde, yangının içinde alevleri sönerek küllenen hikayeyi baştan yazacağım ve bu hikaye birinin başlangıcı, diğerinin ise bitişi olacaktı...
***
İstanbul’a taşındığımızın ikinci gün sabahı mışıl mışıl uyurken, bir süpürge sesi ısrarı üzerine uyandım. Kafama yastığı alıp geçirsem de ses gitmeyince yatağımda sıkıntıyla nefes vererek doğruldum. Telefonumu elime alıp ekranına baktım saat daha yedi... Bu saatte sadece Beste ve Annem gibi delirenler iş yapar. Boş bir surat ifadesiyle etrafıma bakındım, süpürgenin sesi susunca kendimi yatağa bıraktım ve daha sonrasında tekrar süpürge sesi açılınca yatakta yeniden doğrularak ayağı kalktım. Yatağımın hemen karşısında duran aynada yansımama baktığımda önümde duran saçıma doğru üfledim. Saçım birbirine girmiş, dün yorgunluktan çıkarmaya üşendiğim makyajım yüzümde dağılmış resmen zombiye dönüşmüştüm. Ayağımı sürterek aşağı indiğimde Annemin elinde süpürge, Beste'nin elinde bez, şarkı söyleyerek temizlik yapıyorlardı. Bağırdım ama duymadılar. Gidip süpürgenin fişini çekince ikisi de şaşkın şaşkın bana baktılar.
"Sabah sabah derdiniz ne? Beni mi delirtmek istiyorsunuz?" diyerek sitem ettim.
"Kızım dün taşındık. O kadar giren, çıkan oldu bırak ta temizliğimizi yapalım, ayrıca bak Beste'ye sen orda uyurken kalkıp bana yardım ediyor." dediğinde gözlerim Beste'ye döndü. Bana bakarak pis pis sırıtıyordu.
"Anne baksana Deniz daha dünkü makyajını temizlememiş, ondan temizlik yapmasını beklemek tamamen hata. Bak böyle üşengeç pasaklı olmaya devam edersen evde kalırsın." dedi sırıtarak Beste'ye bakarak esnedim.
"Senin gibi süs eşyası da almayacaklar, evde kalacaksın haberin olsun." dediğimde dil çıkardı. Beste bize çoktan alışmıştı. Bizim ailemize dahil olduk olalı, ablama benzediğini fark etmiştim. Onu sanki bize ablam göndermiş gibiydi, ablam yaşasaydı eminim Beste'yi çok severdi. Beste beni kardeşi, annemi ise annesi olarak görüyordu. Bize çabuk alışmasının sebebi şimdiye kadar sevgi görmeyip hiç ailesi olmamasıydı. Bizim ona gösterdiğimiz değer ailevi sevgimiz onun bize, bizimde onun alışmamıza sebep olmuştu. Beste ve annem bana bakarken onları alkışladım
"Şu an kendimi evlatlık gibi hissettim. Bravo size gerçekten harikasınız!" Dediğimde annem Beste'ye doğru bakarak beni işaret etti. İkisi bana doğru gelerek sarıldılar.
"İkiniz de benim güçlü kızlarımsınız." dediğinde annemi öptüm. Anneme baktığımda yorgun görünüyordu, baya yorulmuş olmalı, eli, yüzü, hali iyi değildi. Annem haklıydı belki de ama sabah sabah ne gereği vardı? Beste'nin gıcıklık yaptığını farkındaydım, sürekli bana bakarak sırıtıyordu, gözlerimi kısarak ona doğru baktım. Bir süre sonra şirin hayırlı evlat moduna bürünerek anneme gülümsedim.
"Anneciğim bırak sen yorulma, temizliğe yardım edecek bir kadın tutarız. Sen yorulma ama kıyamam sana biliyorsun." dedim masum masum bakarak.
"Tamam canım kızım, siz gidin biraz daha dinlenin." diyerek saçımı okşadı. Beste'nin kolundan çekiştirerek odaya götürdüm. Kapıyı örtüp kollarımı birbirine bağlayarak yatağıma oturdum.
"Sayende uyuyamadım çok sağ ol kardeşim" diyerek cırladım. Beste bana bakarak sırıttı, yanıma gelerek sarıldı.
"Özür dilerim uykunu bölmek istemezdim." dedi. Ben hala sinirli olduğumu anlayınca yanağıma kocaman bir sulu öpücük bıraktı, gözlerimi kısarak gülümsedim. Sulu öpücükleri sevmediğimi bile bile beni gıcık ediyordu. Ona bakarak kaşlarımı çatıp, kollarımı birbirine bağladım.
"Ben evde kalacağım demek ha?" dedim üzerine doğru yürüyerek, arka arkaya bir kaç adım attığında onu kovalamaya başladım. Yatağın üzerinde ve etrafında dönerken onu köşeye kıstırarak yatağa düşürüp gıdıklamaya başladım. Kahkaha attıkça bende gülüyordum, bir süre sonra annemin sesini duyunca duraksadım.
"Kızlar kahvaltı hazır." sesini duyduğumuzda gözlerimizi kapatarak o muhteşem kahvaltı kokusunu burnumuza çektik. Beste ile burnumuza sucuklu yumurta kokusu geldiğinde birbirimize baktık. İkimiz de koşarak aşağı indik. Ne kadar ikimiz de polis olsak ta evde çocuk gibiydik. Bizim bu halimizi görseler polis demezlerdi. Annem kahvaltıya sucuklu yumurta ve en sevdiğimiz patates kızartması yapmıştı. Hep beraber sohbet ederek kahvaltımızı yaptık ve mutfağı topladıktan sonra Beste'yi çekiştirerek odaya çıkardım. Odaya girdiğimizde direk dolabıma yönelip kıyafetlerimi kurcalamaya başladım. Beste ne yaptığımı merakla izliyordu. Hava soğuk olduğu için kalın kıyafetler seçerken rengini de sonbahara göre seçmiştim. Beste'nin eline turuncu omzu açık bluz, altına bej rengi pantolon ve beline siyah kalın bir kemer verdim. Ben ise turuncu salaş bir kazak crop, altına da siyah bir pantolon vererek sırıttım.
"Hadi hazırlan, gidiyoruz." dedim sırıtarak.
"Sabah sabah nereye Deniz?" diyerek kaşlarını kaldırdı. Omzumu silktim...
"İstanbul'dayız kızım sabahı mı var? Keşfedilecek yerler bizi bekler, gezdikten sonra da polis şubesine gideriz" dediğimde kafa sallayarak verdiğim kıyafetleri giyindi. Üzerimizi giyindikten sonra aynanın karşısına geçtik. Ben saçlarımı düzeltirken beni itekledi. Ben de onu itekledim. Ayna kavgası yaptığımızda gülmeye başladık. Beste'nin ellerinden tutarak sımsıkı sarıldım.
"İyi ki de tanıdım seni. İyi ki de o gün yaralarımı seninle beraber sardım. " dedim dolu gözlerle. Ellerini yanaklarıma götürerek yanaklarımı sıktı ve gülümsedi. Yanağımı kopartacağını anlayınca eline vurdum.
"Ya yavaş, yanağımı koparacaksın." dedim yanağıma dokunarak, gülerek elini çekti.
"Baş belama hiçbir şey olmaz." dediğinde gözlerimi devirerek gülümsedim.
"En büyük belalarımızı bulmaya hazır mısın? dediğimde kıkırdadı. Aşağı inerek annemizin yanağına kocaman bir öpücük bıraktık, sonra da Besteyle beraber dışarı çıktık. İstanbul sokaklarında biraz gezindikten sonra bir otobüse binerek vapurların olduğu yere gittik. Vapura bindiğimizden birkaç dakika sonra hareket etti, hava aşırı rüzgarlıydı deniz ve rüzgarın uyumu ne kadar büyüleyici olsa da ikisinin uyumu tsunami felaketini getireceği gerçeği bir o kadarda korkutucuydu. Besteyle beraber bu eşsiz uyumu izlerken vakit geçmiş Üsküdar sahiline gelmiştik. Vapurdan indikten sonra yürüyerek sohbet etmeye başladık. Beste benimle sohbet ederken sürekli gülüyordu. Bütün o kötü hatıraların yerini temiz sayfalar almıştı. İstanbul’un benim için tek önemi katilin şehri olmasıydı. Burada o yanan sayfaları baştan yazacağım. Kendi kendime düşünürken Beste’nin omzuma dokunmasıyla sıçradım. Bu yürüyüşün ardından bizi bir tabela karşıladı, tabelada yokuş yukarıyı gösteren işaret, altında ise Çamlıca Tepesi yazıyordu. Yokuş yukarı çıkmaya başladık. Etrafımızda simit satan seyyarcılar, pamuk şeker ve balonlar satan bir satıcı ve etrafımızda parkta kahkahalar atarak oyun oynayan çocuklar vardı. Biraz daha yokuş yukarı çıktığımızda sanki İstanbul ayaklarımızın altındaymış hissi veren bir yere gelmiştik. Gözlerim İstanbul Boğazındayken rüzgarın esintisi üşümeme neden olmuştu. Şiddeti, ne kadar eşsiz olursa olsun esintisi bir ruhun üşümesine neden oluyordu. Ait olduğum yer aslında rüzgardı, kendimi denize benzetiyor, ait olduğum tek yerin rüzgar da olduğuna inanıyordum. İsmimin anlamını taşıyabilmem bana özel hissettiriyordu. Deniz'in anlamı bana göre çok derindi. Deniz eşsiz bir görüntüye sahipken, altında yatan derinlik denizi tanımayan insanların katiliydi, rüzgarın esintisiyle oluşan dalgalar ise insanların ya sonu ya da başlangıcı oluyordu. Rüzgarı seven insanların çoğu bir yanı severken bir yanı nefretle dolu oluyordu ama benim için her zaman eşsiz ve uyumluydu. Her zaman kendime hatırlattığım söz vardı.
"Rüzgar ı seviyorsan sert estiğinde korkmayacaksın!" derdim hep, öyleydi aslında rüzgar eşsizdi ama bir o kadarda korkutucu ama rüzgarı seversem esintisi beni korkutamazdı. Kollarımı açıp kendimi rüzgara bıraktım. Beste bana arkamdan sarılarak kafasını omzuma koydu.
"Deniz artık gidebilir miyiz? Ben biraz daha burada kalırsam beni emniyete buz kalıbına dönüşmüş bir şekilde götüreceksin." dediğinde kıkırdadım. Buraları daha çok gezmek isterdim ama süslü kedime kıyamadım, oradan hızla aşağı inerek İstanbul Bahçeli Evlerde Emniyet Müdürlüğü yolunu tuttuk. Ben PMYO bölümümü bitirmiş, şimdi ise kadrolu polis mülakatlarına katılacaktım, bu benim çocukluk hayallerimdi ve şu an resmen çocukluk hayalimi yaşayacaktım. Emniyete girdiğimizde herkesi bir sessizlik kapladı. Bize doğru baktıklarında rahatsızca kıpırdandım. Bir süre etrafa bakındıktan sonra karşımızdan dik yürüyüşlü, bir doksan boylarında, esmer, duruşu bile ürkütecek birisi yanımıza geldi.
"Hoş geldiniz, mülakat için komutanların da olduğu toplantı odasına gidelim." dediğinde gülümsedim. Etrafı giderken incelemeye başladım. Gerçekten çok güzel ve büyük bir şubeydi. Etrafta hep bayraklar ve Polis simgeleri vardı. Hayallerimin ötesinde bir yerde görev yapacak olmam beni biraz heyecanlandırmıştı. Yukarı kata çıktığımızda toplantı odasına girdik. Biz girdiğimizde sessizlik içerisinde bize doğru döndüler. Ayakta beş rütbesi yüksek kişiler projeksiyondan bir şeyler gösteriyorlardı. Orada duran yüksek rütbeli komutanlardan biri bize doğru geldi.
"Yeni Polis mülakatlarına geldiniz değil mi?" Dediğinde duruşumu dikleştirerek kafa salladım.
"Evet." dedim keskin bir sesle. Burada disiplin önemliydi. Ses tonun, duruşun, gözlerin, kendinden emin oluşun... Hepsi çok önemliydi. Karşımdaki komutan bize bakarak onu takip etmemizi istedi. Diğer polislerin yanına geçtik.
"Kendinizi tanıtın." dedi sert bir ses tonuyla.
"Ben Deniz Keskin. Yirmi beş yaşındayım, Eskişehir’de yaşıyordum, sonrasında İstanbul'a, buraya yerleştim. Eskişehir’de PMYO bölümünde yüksek lisans yaparak üniversitemi tamamladım ve daha sonra mülakatlar için İstanbul’a geldim. Şimdi ise burada polis olarak başlamak istiyorum. Kişiliğim her zaman soğuk ve katı oldu. Çevik ve güçlü bir yapım var. Genelde olaylar karşısında odağımı korur ve soğuk kanlılığım ile olayı kolayca çözebilirim.” diyerek sözümü tamamladım.
"Kendinizi tanıtın." dedi Beste'ye dönerek. Beste sakin ve soğukkanlı olmaya çalışarak konuşmaya başladı.
"Ben Beste Keskin. Yirmi dört yaşındayım, Eskişehir’de PMYO bölümümü başarıyla tamamladıktan sonra İstanbul’da mülakatlara girmeyi tercih ettim. İstanbul’da başarılı bir polis olarak devam etmek istemekteyim çünkü dikkatli ve çözümcü bir kişiliğe sahibim. Hırslı ve azimli biriyim Polislik kariyerimde en iyi yerlere geleceğime eminim.” Dedi ve sözünü bitirdi. Derin bir nefes alarak beklemeye başladık. Mülakata giren herkes çok dikkatli ve çok sakindi. Besteyle biz onlar karşısında heyecandan çığlık atmamak için kendimizi zor tutuyorduk. Herkes kendini tanıttıktan sonra üst komiserler olduğumuz yere gelerek başını dikleştirdi ve daha sonrasında bir amir bizim karşımıza gelerek duruşunu dikleştirdi. Kafamı kaldırarak ona doğru baktım. Uzun boylu, beyaz tenli, koyu mavi gözlere sahip dalgalı siyah saçlara sahip bir adam keskin bakışı ve ürpertici ses tonuyla bize doğru baktı.
“Hazır ol.” dediğinde amiri hazır olmuş vaziyette dinlemeye başladık.
“Polis olmak sandığınız ve söyledikleriniz kadar kolay olmayacaktır. Burada önemli olan her zaman duygularınızı kontrol etmek ve soğuk kanlı olmaktır. Soğuk kanlı oluşunuz sadece düşmanlara karşı olmayacaktır. Adalete sadakatiniz sevdiğiniz, güvendiğiniz insanların bileklerine kelepçe takarken sesiniz kesilmeyecek, gerektiğinde silahın tetiğini çekerken eliniz titremeyecek kadar güçlü olmak zorundasınız. Adalete olan sadakatiniz her zaman güçlü olsun… Birazdan başlayacak yemin törenine kadar susup düşünüp daha sonrasında hür iradenizle konuşma hakkına sahipsiniz… Rahat…” dedi ve gitti. Herkes kendi aralarında konuşurken, ben sessizliğe bürünmüştüm. Öylece yeri izliyor olduğum yerden kıpırdamıyordum. Tek düşündüğüm şey Beste’nin tek cümlesiydi.
“İhtimaller çoğaldıkça yanıp kül olan sadece bir hikaye olmayacaktı. O hikayenin benden bir şeyler varsa benimde o yangında küllerim rüzgarla savrulacaktı.” Ben düşünürken Beste beni koluyla dürttü.
“Susma hakkına sahipsiniz dediler, ağzınıza kilit vurun demediler Deniz…” dedi gülerek. Gözlerimi kısarak ona baktım.
“Şu esprilerini lütfen kendine sakla, insanlar üşüyecek.” Dediğimde gözlerini devirdi. Yarım saat geçmiş, komiserler bir araya toplanmışlardı. Hazır vaziyette yemin törenini bekliyorduk.
“Deniz…” dedi Beste endişeyle. Ona doğru bakarak kafa salladım.
“Ben yemin töreninin sözlerini unuttum.” Dediğinde anlık kaşlarımı kaldırarak ona doğru baktım.
“Şakanın sırası değil…” dedim mırıldanarak.
“Şaka yapmıyorum napayım B12 eksikliği…” dediğinde gülmemek için kendimi kastım.
“Kopya versene…” dediğinde anlık Beste’ye saçmalama der gibi bakıp kafamı iki yana salladım.
“Şaka lan şaka… Gül diye” dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Beste’nin soğuk esprisi sayesinde biraz daha rahatlamıştım. Komiserler karşımıza gelip başlarını dikleştirdiler.
“Hazır oll.” Dedi keskin bir sesle. Herkes sessizlik içinde derin bir nefesin ardından sonra komiser o cümleyi kurdu.
"Polis yemin sözlerine başlayın." der demez herkes aynı anda yemin sözlerini söylemeye başladı.
"Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İlke ve İnkılaplarına Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarını Milletin hizmetinde olarak, tarafsız ve eşitlik ilkelerine, bağlı kalarak uygulayacağıma, Türk Milletinin, Milli, Ahlaki, İnsani, Manevi ve Kültürel değerlerini benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için çalışacağıma, İnsan Haklarına ve Anayasanın Temel İlkelerine dayanan, Milli, Demokratik, Laik bir Hukuk Devleti olan, Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim." dedikten sonra Baş komutanlarımızdan birisi polis üniformalarımızı ve silahlarımızı ellerimize verdi. Hayallerime kavuşmuştum, sonraki adım bütün gerçeklerimi bulmaktı. Silahı incelerken Beste yanıma doğru gelerek üniformasını gösterdi.
“Gidip giyelim.” Dedikten sonra oradan uzaklaştık. Kıyafetlerimizi giyindikten sonra atış, salonuna doğru ilerledik. Atış salonunda atış, yaparken herkes tedirgin bir ifadeyle atış yaparken benim dümdüz, ifadesiz atış yapmama Beste dahil şaşırmıştım.
“Sen daha önce böyle atış yapmayı nereden öğrendin?” dedi şaşkın bir ifadeyle. Ona doğru bakarak güldüm.
“Sen sabahları horul horul uyurken ben her gün atış çalıştım güzelim.” Dediğimde bana doğru bakarak kaşlarını kaldırdı.
“Daha önce öğreten hiç olmadı yani…” dediğinde kafamı iki yana salladım. Ayaz her zaman hayallerimi destekleyen biriydi. En son atış çalıştığımızda ellerimden tutarak gözlerime baktığını hatırlıyorum.
“O kurşunu, dudaklarında soluduğun adama bile sıkmak zorunda kalacaksın, bunu asla unutma, senin hayallerindeki meslek sandığın kadar kolay olmayacak.” Demişti. Bunu neden dediğine anlam verememiştim. Benim eskiye dalışım, herkesin atış odasına aniden girmeleriyle son bulmuştu. Herkes gergin, komiserler sinirli.
“Bana bakın, şu lanet adamı yakaladınız, yakaladınız, yakalamadınız gözüme gözükmeyin” diye sert bir ses tonuyla polis ekibini uyardı Komiser. Komiser konuşurken birkaç kişi daha odaya girdi ve komiserin karşısında başı dik donuk bir ifadeyle polis olayı anlatmaya başladı.
"Kadıköy barında ortalık karışmış, dün akşam orta yaşlarda bir adam kadını eğlence mekanın yakınlarında tenha yerlerin birinde kadına tecavüz edeceği sıralarda maskeli birisi adamı temiz bir şekilde ölesiye dövmüş sonrasında yetmemiş cinsel organıyla orada olan bir demire adamı asmış, adamın parmaklarını teker teker koparmış ve sonrasında da adamın karnına on kez bıçak takmış. Kadın orada olanları korku içinde izlemiş, sonrasında ise başka bir maskeli kadını evine bırakmış." Olayı yaşayan kadının ifadesinde bunlar yazıyordu. Olay incelemeye ekip gönderdik Olay yerinde sadece maskesi vardı fakat maskelilere yine ulaşamadık. "diyerek gittiler. Biz olayı şaşkınlıkla ağzı açık bir biçimde dinlerken baş komiserlerden biri olduğumuz yere geldi.
"Hazırlanın hemen olay yerine gideceğiz." dedikten sonra yanımıza doğru geldi. Gergin bir şekilde sakin kalamaya çalıştım. Başımı dikleştirip dinlemeye başladım.
“Yeni mülakata giren kişiler bu operasyona katılmayacaktır.” Dedikten sonra herkes operasyon için hazırlanmaya gittiler. Beste yanıma doğru geldi.
"Bu maskeli olayı ne? dediğinde bilmiyorum dercesine kafa salladım. Biz öylece olayı anlamaya çalışırken bir ses geldi arkamızdan, sesin geldiği yöne baktığımızda iki metreye yakınmışçasına uzun boylu, sarışın, yeşil gözlü, saçları dalgalı, fit bir fiziğe sahip olan biri yanımıza doğru geldi. Yanımıza geldiğinde kafamızı kaldırdık. Beste bana dönerek yutkundu.
"Merhaba, Ben Kuzey... Kuzey Akın... " Beste bana doğru bakarak kaşlarını kaldırdı. İkimizde yanımıza gelen kişinin neden geldiğini anlamaya çalıştığımızda ortam sessizliğe büründü.
“Pardon hızlı bir giriş oldu, az önce kulak misafiri oldum oldukça olayı merakla anlamaya çalıştığınızı fark edince anlatmak istedim. Burada yaklaşık bir yıldır varım. Bu dediğinde gözlerim Kuzey'e odaklandı.
"Bir çeşit derken, nasıl yani? Katilin çeşitleri de mi varmış?" dedim Kuzey'e bakarak. Kuzey gülmeye başladı. Beste gözlerini kısarak Kuzey'e baktı. Beste Kuzey den hiç hoşlanmamıştı, buna eminim. Kuzey ikimize bakarak.
"Bizde tam bilmiyoruz kim olduğunu ama üç sene önce kaçan bir mahkum. Mahkûm olmasının dışında ise sadist psikopat bir katil. Kendi dosyasını da alarak hapishaneden kaçmış. Kimse onları ne görmüş ne de fark etmişler. Siyah gölge gibiler, asla iz bırakmıyor, kimsenin karşısına özellikle tilkiyi kimse görmemiş. Sadece kan dondurucu cinayetlerini görebiliyoruz.” Dediğinde Kuzey’ ye doğru baktım.
"Onun şu an yaptığı suç ne?" dediğimde Kuzey kaşlarını kaldırdı.
"Az önce duymadın galiba adam tecavüzcüyü resmen cinsel organıyla demire asıp parmaklarını koparıp on kez bıçaklayarak öldürmüş." dedi ciddi bir sesle.
"Hayır, onu sormuyorum. Tilki sadece kötülük yapan herkesi mi öldürüyor? Yoksa masumları da mı öldürüyor? diye bir soru yönelttiğimde Besteyle Kuzey sen ciddi misin bakışı attılar. Sadist bir katilin suçsuz olma oranını düşündüğümde Kuzey delirmişim gibi bana bakıyordu.
"Hayır, sadece suçlu olan her kimse, onları sadist ve acımasızca öldürüyor. Bizde bu Tilkinin amacını bilmiyoruz fakat nihayetinde acımasız kan dondurucu bir sadist katil, bizde onu yakalamak için elimizden geleni yapıyoruz." Dedi. Bu hikaye dikkatimi çekmişti, Kuzey’e doğru döndüm.
“Bizde gidelim…” dediğimde Kuzey kaşlarını kaldırdı.
“Neden? Sakin ol çaylak daha çok olay ve vaka göreceksin. Onlar yine yakalayamayacak ve dönecekler.” Dediğinde giden polislere doğru baktım. Beste’nin elinden tutarak çekiştirdim. Beraber geldiğimiz arabayla, gitmeye karar vermiştim. Kuzey oflayarak bizi tek bırakmamak için bizimle geldi. Yolda giderken Kuzey arkadan öne doğru uzandı.
“Biz neden gidiyoruz? Tilkiyi cidden bulacağına inanıyor musun?” dediğinde duraksadım. Cidden neden gidiyordum. Ayaklarım beni oraya itiyordu, sebebini bende bilmiyordum, belki de sadece hikaye dikkatimi çekmişti. Bir insanın hiç bilmediği yola adım atmasının sebebi duyguları ya da düşünceleri değil, o yola baktığında hissettikleridir. Tuhaf olan buydu, gitmek istiyordum ama sebebini bilmiyordum. Polis ekibi büyük bir kalabalığın içerisine doğru ilerlediler. Arabadan inerek, oraya doğru yöneldiğimde Kuzey kolumdan tuttu.
“Saçmalama… Siz daha yeni başladınız ilk günden açığa alınmak mı istiyorsunuz? Sancar Amirim sizi görürse kıymet kopar. Zaten habersiz çıktık, geldik. Bizi burada görmeden gidelim.” Dediğinde uzaktan olay yerini görmeye çalışıyordum. Gerçekten adam demire asılmıştı, uzak olduğum göremiyordum.
“Siz burada kalın, sadece uzaktan bakıp geleceğim.” Dediğimde Kuzey bana tuhaf bakışının ardından Beste elimden tuttu.
“Gitme.” Dediğinde onu sakin tutmak için gülümsedim.
“Hemen geri geleceğim.” Dedikten sonra oradan uzaklaştım… İlk önce tanınmamak için şapkamı kafama çektim, elimde verdikleri silahla uzaktan olayı incelemeye başladım. Orada demirlere asılan adamın fotoğrafını çekiyorlardı, telefonumla yakınlaştırarak adamı görüntüledim. Adamın yüzü kan içerisindeydi, yüzü belli değildi. Ellerinde parmakları yoktu ve cinsel organını dikenli bir tel ile demire bağlayarak asmıştı. Kollarında diken telleri ile paramparça gözüküyordu. Uzaktan daha detaylı inceleyemedim. Kimse beni görmeden oradan uzaklaştım. Olay etrafını gezerken yerdeki kan damlalarını görmüştüm. Karanlık bir sokağa gidiyordu. Oraya doğru yakınlaştım. Sadece tek bir sokak lambası yanıp yanıp sönüyordu. Oraya doğru ilerlediğimde fenerimi açarak diğer elimle silahımı kavradım. Adım adım sessizlikte adımlar atarken etrafımı incelemeye devam ettim. Bir süre sonra iki duvarın arasından dar sokaktan geçerken sokak lambasının yerdeki ceset i aydınlattığında tedirgin oldum. Oraya doğru yakınlaştım. Biri vardı… Orada… Ceset in başında… Eğilip doğrulup, duvara bir şeyler çiziyordu. Köşeden izlemeye devam ettim. Telefonuma tek bir bildirim geldiğinde irkildim ve sessizlik bozuldu. Telaşla sessize alırken, karanlık bir gölgenin bana doğru geldiğini gördüğüm an oradan hızla elimdeki silahla uzaklaştım. Orada büyük bir kayanın ardına yere çömeldim. Yüksek ayak sesleri bir süre sonra uzaklaşarak kayboldu. Ayağı kalkarak oraya geri döndüm. Kimse yoktu, sessizlik hakimdi, oraya yakınlaşınca fenerimi yeniden açtım. Cesedi gördüğümde sıçradım. Kafası bedeninden ayrılmıştı. Gördüklerim karşısında vahşete düşmüştüm. Bedeninden ayrılan bir adam kafası duvarın kenarına bırakılmış, parmakları kopartılmış, gözlerine bıçak saplanmıştı. Ceseti görüntüleyip, Feneri duvarı da gezdirdiğimde bir şeylerin yazdığını fark ettim. Uzaklaşıp yazıyı okumaya başladım.
Duvarında kanla yazılmış bir cümle vardı.
"Kötülük, sana yapılan haksızlıkların acısını bir başkasına yaşatmakla başlar." TİLKİ... yazıyordu. Bu nasıl bir sadistlik… Tüylerim ürperirken duvardaki yazıyı görüntüledim. Fotoğrafı çektikten sonra oradan hızla uzaklaşmaya çalıştığımda bir el beni kavrayıp duvara yasladı. Korkuyla kilitlenmiştim, silahı telaşla duvarla bacağımın arasında bırakarak silahın düşmemesini sağladım. Bir çift göz gözlerime bakıyordu. Eli ağzımı sıkıca kapatıyor, bacakları bedenimi sıkıca tutuyordu. Çok yakındı, diğer eli elimi yukarıda kilitleyip bileğimi morartırcasına sıkıyordu. Eli kan kokuyordu, Karanlıkta göz rengi simsiyah duruyor, az bir şey sokak lambası yansıdıkça kahvesinin koyuluğu belirginleşiyordu.
“Kimsin sen?” diye mırıldandım yutkunarak.
“Gecenin karanlığında görünmeyen gölgen… Kalbine ışık tut.” Dedi kulağımdan çekilerek gözlerimin içine baktı karanlıktaydık. Sokak lambasının ışığı hafifçe bize yansıyordu. O derin bir nefes alırken ben boğuluyormuş gibi hissettim. Bir süre sonra bir ses duydu. Beste’nin sesi…
“Deniz…” diye haykırıyordu. O sesi duyduğunda bileğimi yavaşça bıraktı ve beni bırakır bırakmaz oradan uzaklaşmaya çalıştığın da derin bir nefes aldıktan bir saniye sonra bacağımın kenarında kalan silahı alarak doğrudan ateş ettim. Omzundan vurdum, irkilmedi… Ne? Kurşun bedene girdiğinde anlık bir acı ve sıcaklık hissetmesi gerekiyordu. Sadece omzunu tutarak gelen siyah bir arabayla oradan uzaklaştı. Beste’nin sesine doğru ilerlediğimde, bütün polis ekibi karşımdaydı. Beste koşarak yanıma gelip sarıldı. Olayın şokuyla sessizliğe bürünmüştüm. Korkmamıştım ama ruhumu boğarcasına kavrayan his vardı. Biraz herkes sakinleştikten sonra polis ekipleriyle beraber emniyete döndük. Bizi içeride bekleyen ekipler bize doğru yaklaştılar. Herkes olayı duymuş olmalıydı. Sabahki amir yanımıza doğru gelerek bize doğru baktı.
“Hemen, üçünüz odama geliyorsunuz…” dedi. Gözlerinin öfkesi keskindi. Ben, Beste ve Kuzey’i Amir odasına acilen çağırdı. Odaya doğru ilerlerken Kuzey’e doğru döndüm.
“Sence neden bizi odasına çağırdı?” dediğimde Kuzey bana doğru ters ters baktı.
“Geldiğin ilk gün olaya burnunu soktuğun için madalya verecekler Deniz…” dedi, sinirliydi. Birazcık haklılık payı olduğu için seslenmedim. Odaya girdiğimizde amir bize doğru bakarak ayaklandı.
“Deniz Keskin, Beste Keskin ve bir yıldır burada olup, her seferinde olayın ortasında kalan Kuzey Akın. Siz orada olay yerinde ne işiniz vardı? Göreve yeni başlayanların bu olay dışında tutulacağı bilgisi size verilmedi mi?” dedi soğuk bir sesle.
“Amirim haklısınız…” diye ekledi Kuzey.
“Ne amirim haklısınız? Az kalsın Deniz Keskin ölecekti.” Dediğinde kafamı kaldırarak Sancar Amir’e doğru baktım ve göz göze geldiğimde gözlerimi kaçırdım.
“Deniz Keskin sizin orada ne işiniz vardı?” dediğinde başımı dikleştirip, sakin kalmaya çalıştım.
“Tilkinin vakası çok dikkatimi çekmişti, sadece uzaktan bakıp emniyete dönecektik amirim. Daha sonrasında dikkatimi etrafta gezen siyah bir gölge çekti ve daha sonrasında peşine düştüm. Sokak arasına girdiğimde kan damlaları sokak arasından geçiyordu ve bende izleri takip ettim, karanlıkta biri duvara bir şey çiziyordu. Sessizce izlemeye başladım ve görüntüledim, daha sonrasında telefonuma gelen bildirim sesinden beni fark etti ve karşıma çıktı.” Dediğimde sustu, sesi ve bakışları soğuktu. Bana doğru bakarak nefes verdi.
“Kimsenin karşısına çıkmayan tilki, neden senin karşına çıktı? Daha sonra ne gördün? Ne ile karşılaştın? Neyin görselini aldın ifade odasında anlat. Seninle daha sonra ayrıca konuşacağız, şimdi çıkabilirsiniz.” Dedikten sonra odadan kafamı öne doğru hafifçe eğdim.
“Emredersiniz…” dedim ve dik duruşlu adımlarla odadan çıktım. İfade odasına doğru ilerledim, orada gördüklerimi ve bildiklerimi anlatıp, görselleri inceleme altına aldılar. Olanlar karşısında şaşkınlığımı belli etmeden ifade odasından çıkarak Beste’nin yanına doğru gittim.
“İyi misin?” diye sorduğunda bilmiyorum der gibi başımı iki yana salladım. Kuzey bir odada dosya inceliyordu. Ona bir özür borçlanmıştım. Besteyle beraber odaya girdiğimde Kuzey hiç arkasını bile dönmeden dosya inceliyordu.
“Neden geldin Deniz?” dedi. Yanına doğru ilerledim ve onun karşısına dikildim.
“Özür dilerim.” Dediğimde bile yüzüme bakmadı.
“Sorun benim azar yememde değil Deniz. Sen kiminle, hangi vaka ile karşı karşıya geldiğini farkında değilsin. Tilki sandığından daha çok tehlikeli, seni orada öldürebilirdi.” Dediğinde hiç karşılık vermeden onu onayladım.
“Daha dikkatli olacağım.” Dediğimde Kuzey bana doğru baktı.
“Sen akıllanmazsın, ben onu anladım neyse... Sancar Amir’e karşı dikkatli ol. Tilki onun vakası…” dediğinde sustum ve Beste’ye gözlerimle işaret ederek odadan çıktık. Akşam olmak üzereydi soyunma odasında üzerimizi değiştirip, Besteyle emniyetten ayrıldıktan sonra eve dönmek için yola çıkmıştık. Bazen çok dalgın olduğum günler, arabayı Beste kullanırdı, yol boyunca sessizlik hakim kaldı. Eve döndüğümüzde kapıda annem karşıladı.
“Hoş geldiniz kızlar.” Dediğinde sadece yanağına öpücük atarak merdivene doğru yöneldim. Sessiz kalarak odama çıktım. Odama girdikten sonra derin bir nefes aldım. Aynanın karşısına geçtiğimde yüzüm bembeyaz olmuştu. Halsiz düşmüştüm, kendime gelmek için banyoya yöneldim. Ellerimi yıkayacakken bileklerime bulaşan kan lekesine doğru baktım. Gözleri toprağa gömüyor, elleri kan kokuyordu. Bileğimdeki kan lekesini yıkamaya başladım. Çıkmıyordu, bileğime bulaşan kan lekesi onun tenime attığı imzası gibiydi. Bileğim kıpkırmızı olmuştu, bileğime doğru baktım. Kimdi o? Neden sadece benim karşıma çıkmıştı. Gerçekten tesadüf müydü? Bana kurduğu o cümle… Benim gölgem olduğunu söylüyordu. Beni tanıyor muydu? Yoksa o an sadece kaçmak için bir bahane miydi? Derin bir nefes alarak yüzümü yıkadıktan sonra içeriden bir ses gelince irkildim. İçeri doğru girmeye karar verdiğimde aniden karşımda Beste belirince sıçradım.
“Of sen miydin?” dediğimde Beste bana doğru dik dik baktı.
“Bugün orada… Tikiyle karşı karşıya geldiğinde ne oldu? Fark etmedim sanma, bembeyaz olmuştun. Sana bir şey mi yaptı yoksa?” dedi endişe içinde. Ellerini tuttum, gözlerinin içine doğru baktım.
“İyiyim… Ayrıca yarın Sancar Amir ile konuşup Tilki vakasını üstlenmek istiyorum.” Dediğimde ellerimi bırakarak. Sinirle bana doğru baktı.
“Hayır Deniz… Bak bu vaka çok tehlikeli olduğunu Kuzey de söyledi ve ayrıca kimsenin yakalayamadığı bir seri katili yakalamayı düşünüyorum deme bana lütfen!” dediğinde nefes alarak kafamı iki yana salladım.
“Hayır dedim… Bu kadar tehlikeli vakayı üstlenmene izin veremem.” Dediğinde kafamda geçen aynı cümleyi tekrarladım.
“Gecenin karanlığında görünmeyen gölgenim. Kalbine ışık tut.” Dedim. Beste anlamsızca bana doğru bakarak anlamaya çalıştı.
“Tilki… Gölge gibi olan bir seri katil, bana bu cümleyi kurdu.” Dediğimde şaşırmış bir ifadeyle bana doğru baktı.
“Ne demek oluyor bu?” diye sordu.
“Bilmiyorum ama öğrenmek zorundayım. Tilkinin karanlığı sandığımızdan daha derin ve daha çok keskin… Eğer o benim gölgem ise karanlıktan çıkarmak zorundayım.”
***
Sabah Beste'nin yorganıma asılıp benden kurtarmaya çalışmasıyla uyandım. Gözlerimi açtığımda Beste yorgana asılmış bir şeklide benden kurtarmaya çalışıyordu. Yataktan asla kalkasım yoktu. Tüm gece hiç uyuyamamıştım. Sıkıca yorganı kavradığımda Beste söylenmeye başladı.
"Ya arkadaşım bu ne güç? İnsan asla değil, hayvan gibi güce sahipsin, aynı besleniyoruz bana bu kadar yaramıyor." dediğinde kaşlarımı kaldırdım.
"Sen inek gibi beslenmekten böylesin, az et ye et vegan seni, belki biraz güçlenirsin çırpı bacak." dediğimde gözlerini devirdi. Sabah sabah Beste’yi delirtme seansımı gerçekleştirdiğime göre kalkabilirdim. Beste’ye doğru dönerek gözlerimi zar zor açarak baktım.
“Ya, bir uyutmadın. Ne var ne istiyorsun?” dediğimde yorganıma asılmaktan vazgeçerek bıraktı.
"Ya sabahtan belli seni uyandırmaya çalışıyorum, kalk hadi geç kalacağız." dediğinde esnedim. Ya arkadaş sabah sabah vaka olacak değildir değil mi? Oflayarak yataktan kalktım ve yatağıma doğru dönerek konuşmaya başladım.
"Uykumu feda edebileceğim tek meslek buydu galiba, güle güle yatağım." diyerek yatağımla vedalaşarak banyoya yöneldim. Günlük bakımımı tamamladıktan sonra Besteyle kıyafet dolabımıza yöneldik. Kıyafet seçmekte zorlanıyordum ama sağ olsun Beste sayesinde beş dakika içerisinde giyinebildik.
Beste saçlarını yarım toplayarak çok tatlı görünüyordu. Gökyüzü mavisi bir kazak ve onun üzerine beyaz bir hırka, altına da siyah pantolon giydi. Ben ise saçlarımı at kuyruğu hafif bir makyaj yaparak, kırmızı kazağımın üzerine siyah deri ceket ve altıma da siyah deri pantolon giydim. Beste bana doğru bakarak çok tatlı olmuşsun işareti yaptığında sırıttım. Aynadan yansımamıza bakarken gülümsedim.
"Oha bugünde ışıldıyoruz" deyip gülümseyerek yanağımı sıktı.
"Teşekkürler sizde öyle hanımefendi, sıra emniyette ışıldamaya geldi" dedim gülerek. Heyecanla evden çıkmayı başardık. İlk önce annemizi işe yani pastaneye bıraktık, daha sonrasında da emniyete gittik. Kapıya geldiğimde derin bir nefes aldım. Burada neler yaşayacağımı bilmiyorum, bu beni korkutsa da yaşamaya değeceğine emindim. Oraya gittiğimizde emniyette üniformalarımızı giyinerek terasa çıktık. Herkes bekliyordu, nefes nefese kalsak ta geç kalmadığımızı görünce sakinleştik. Etrafa bakarak sohbet ederken Kuzey’in buraya Beste’ye baktığını fark ettiğimde sırıttım.
“Beste?” dediğimde bana doğru koyu gözleriyle şaşkın bir ifadeyle bana bakarak kafa salladı. Bu kız harbiden saftı. Hiç farkında değildi. Beste’ye dönerek dürttüm, bana doğru baktı.
“Efendim Deniz?” dediğinde gözlerimle Kuzey’i işaret ederek sırıttım. Beste hala anlamayarak kafa salladı.
“Kuzey sana bakıyor gibi duruyor.” dediğimde omuz silkti. Sırıtarak bana doğru baktı.
“Bilmez misin kardeşini, ben ilgilenmem ilgi çekerim.” dedi kıkırdayarak. Gülmeye başladığımda Beste’nin Kuzey’e bakışını yakaladım. Hiçte sadece ilgi çektiğini düşünmüyorum. Kuzeyle bakışmalarının ardından Kuzey buraya doğru yöneldiğinde Beste bana doğru döndü.
“İlgisini çektiğimi söylemiştim. Bak nasıl bana bakınca başı dönüyor izle...” dedi sırıtarak. Kuzey’e kur yapar gibi ona doğru bakarak tatlı bir gülümseme bıraktı. Daha sonrasında Kuzey Beste’nin bu gülümsemesine karşılık bizim yanımıza geldiğinde gülümsedi.
“İsminiz neydi hanımefendi?” dediğinde Beste elini uzatarak gülümsedi. Cilveli bir şekilde gülümsedi.
“Beste Keskin... Sende Kuzey Akın.” dediğinde Kuzey elini tutarak tatlı bir şekilde gülümsedi.
“Evet, dün biraz olaylı tanışmamız olmuştu.” Dedi elini saçlarında gezdirerek, Beste gülümsedi.”
“Evet, dün biraz gergin gibi duruyordun ama sevdim seni, sempatik çocuksun.” Dediğinde Kuzey sırıttı.
“Fark ettim, beni gördüğün ilk andan belli gözlerini alamadın. Sende haklısın, bütün kızların gözü üzerimde.” dediğinde Beste şok olmuş ifadeyle bana ve Kuzey’e doğru baktı.
“Egolusun anlıyorum, seni kırmak istemem ama o egon sadece balondan ibaret, dikkat et! Kadınlar üzerinden egonu tatmin etmeye çalışırken patlama.” Dediğinde Kuzey gülümsedi.
“İnanmayacaksın ama beni beğenen kızlar genelde egolu olduğumu iddia ediyor.” Dediğinde Beste tam bir şey diyecekken lafını keserek dürttüm.
“Kuzey daha sonra güzel sohbetler ederiz. Besteyle biraz konuşacaklarımız var.” dedim ve Beste’yi çekiştirerek oradan uzaklaştırdım.
“Denizz, neden bırakmadın? Şunun egosunu ağzına sokmam gerekiyordu.” Dediğinde kıkırdadım.
“Beste, sanki sen kaşındın gibi geldi bana...” dediğimde Beste kaşlarını çattı. Kendi kendine söylenirken komiserler geldi. Herkes tek sıra hazır halinde konuşmalarını dinlemeye başladı. Beste kendi kendine hala mırıldanıyordu. Komiserlerin konuşmaları bittiğinde eşleşme yapmaya başladılar
Herkes eşleşirken bir yandan Kuzey ve Beste’nin tatlı atışmalarını izlerken, gözlerime biri çarptı. Uzun boylu, zayıf, esmer, kirli sakallı, kısa saçlı biri bana doğru bakıyordu. Benim bakışıma denk geldikten sonra yanıma doğru geldi.
“Selam…” dedi gözlerini bana dikerek ve ekledi.
“Gözleri güzel kız…” dediğinde gözlerimi devirerek onu görmezden geldim.
“Tanışalım mı?” dedi, arkamdan yaklaşıp kulağıma fısıldandı.
“İstemez…” dedim ve Beste’nin yanına doğru ilerledim. Beste bana doğru bakarak yanıma gelen çocuğu işaret ederek kafa salladı.
“Bilmiyorum, gevşeyin biri.” Dediğimde Beste o çocuğa doğru dik dik baktı. Dakikalarca saçma bir şekilde beni izlerken onun bakışları ardına gözlerini kaçırdı. Sancar komiser geldiğinde herkes sıra olarak hazır vaziyette sessizliğe büründü. Sancar Amir çok ciddi, soğuk bakışlı biriydi. Gözlerinin siyahlığı ürkütücüydü.
“Birazdan başlayacak mülakat için hazırlanın eşleşmeler başlayacaktır, rahat…” dedi ve gitti. Herkes tedirgin bir şekilde beklemeye başladı. Birkaç dakika sonra baş polislerden biri elindeki kağıtla gelerek, Hazır emri verdi. Sancar komutan geldiğinde elindeki kağıdı okumaya başladı. Eşleşmeler olduktan birkaç dakika sonra Beste’nin ismi okundu. Beste Keskin… isminin ardından bir isim daha okunduğunda Besteyle bakıştık.
“Kuzey Akın…” dediğinde Beste gergin ve sinirli bir şekilde derin nefes vererek bana doğru baktı. Gülmemek için kendimi zor tutarken eşleşmede ismim okundu.
“Deniz Keskin… Arda Polat…” olarak okunduğunda kim olduğunu anlamak için etrafıma bakındım. Arkamdan sinir bozucu bir ses tonuyla arkamı döndüm.
“Deniz Keskin…” dedi, sinir bozucu gülümsemeyle. Derin bir nefes verirken Beste yanımıza geldi.
“Eşleşmelerin sinir bozuculuğuna bakar mısın?” dediğinde ona doğru baktım.
“Bize de yanıt vermek düşer.” Dediğimde sırıttı. Arda yanıma doğru sırıtarak geldi.
“Sınavda sana tolerans gösterebilirim ama ilk önce arkadaş olalım.” Dediğinde gözlerine doğru baktım.
“Sınavda bana düşman olalım diye yalvaracaksın. O toleransını da… Neyse…” dediğimde bozgun bir surat ifadesiyle bana doğru baktı. Beste bizi dinliyor kıkırdıyordu. Kuzey ise Beste’nin tepkilerini inceliyordu. Sınavı başlatmalarına çok az kalmıştı. Herkes hazır vaziyette beklerken Sancar Amir bize doğru geldi. İlk sınav eşleşmeleriyle sınav başladı. Biz sınavı beklerken Beste ve Kuzey birbirlerine sinir bozucu bakışlar atıyorlardı. Ben ise heyecanla sınavı bekliyordum. Bir saat geçmiş, biz sıkıntıdan patlamak üzereyken sınav vakti gelmişti. İlk önce arda ve ben sınav yerine geçtik. Derin bir nefes aldım, kendimi sınava hazırlarken Arda’nın sinir bozucu bakışına denk geldim. Beni çok hafife alıyordu. Gözlerimi ona çevirerek alay eder gibi baktıktan sonra sınavın başlamasını bekledim ve sınav başladı. Sınava başladığımızda, koşarak parkura geçtik, yerde sürünerek Ardayı geçtim, daha sonrasında tırmanma parkurunda Ardanın boyu uzun olduğu avantajıyla o beni geçerek zıplama parkuruna geçtiğinde beni hafife alarak yavaş hareket ettiğinde bana bakarak kötü bir gülüşle resmen beni bekledi. Ben ona yetiştiğimde hızlandı, sırada mekik ve şınav vardı. Kendimi bu konularda eğittiğim için hızla davranarak öne geçtim. Sıra da son olarak silah atışları vardı. Arkama bakarak zafer gülüşü yaptıktan sonra yan tarafımda Beste’nin sesini duyunca ona doğru baktığımda tezahürat yapıyordu.
“Bütün kaybedişlerime...” dediğim de gülümseyerek beni onayladı ve son atışlarımla beraber kazandım. Bu kazanışıma keyifle sevinirken Beste koşarak yanıma gelip sarıldı.
“Tebrik ederim kardeşim, kazandın.” dedi gülerek. Sevincimi Beste ile paylaşırken etrafımdaki insanlar beni tebrik ediyordu. Bir süre sonra gözüm Arda’ya doğru döndü az uzağımda bozuk bir ifadeyle bize doğru bakıyordu. Benim baktığımı görünce ağır adımlarla yanıma doğru geldi.
“Tebrik ederim, güçlü bir çekişmeydi.” dedi elini uzatarak. Beste kıkırdayarak bize doğru bakarken elimi ona uzatarak sıktım.
“Bir dahakine beni hafife alma, aklınla oynarım, bana karşı olduğun yerde kaybedersin.” dediğimde sadece gülümsedi, çok kötü bozulmuş hatta sinirlenmişti. Hiçbir şey demeden yanımdan uzaklaştı. Sıra Beste ve Kuzey’e gelmişti. Beste o an fark ettiğinde bana doğru bakarak kaşlarını kaldırdı. Kuzey bize sırıttığında Beste bana doğru dönerek gözlerini devirdi.
“Kesinlikle şu yürüyen egoya karşı kaybetmemem lazım, Deniz ne yapacağım bilmiyorum.” dediğinde güldüm.
“Kuzey kazanırsa, buldozer gibi egosuyla üzerinden geçer.” dediğimde nefes verdi.
“Bende bundan bahsediyorum. Ben senin gibi bu yönde kabiliyetli değilim.” dedi Kuzey’e bakarak. Biraz sessizliğin ardından Beste heyecanla bana doğru döndü.
“Buldum, Kuzey egolu ama zayıf bir yönü var bana karşı Denizz...” dediğinde anlamayarak kafa salladım.
“Kızım anlasana, Kuzey çapkın, ben ise cilveli...” dediğim de Deniz gözlerini kocaman açarak bana doğru baktı.
“Ay Beste, yeminle senden korkulur, yazık çocuğa dokunma.” dedi gülerek.
Oda kendini pek önemsemesin, baksana sanki bütün kızlar onun peşinde dolaşıyormuş gibi davranıyor.” Dedi kaşlarımı kaldırarak ona doğru baktım. Kuzey Beste’yi kışkırttıkça Beste sinirden deliriyordu. Onları izledikçe güzel bir çift olacaklarını seziyor gibiydim. İkisi yan yana geldiklerinde birbirlerine baktılar. İkisi de inat kişiliğe sahip gibi duruyordu. Beste tatlı bir şekilde Kuzey’e doğru bakarak gülümsedi. Kuzey tatlı gülüşüne karşılık vererek gözlerini kaçırarak kafa salladı. Beste cilveli bir şekilde dudağının altından gülmeye başladı. Sınav başlamıştı. Beste sakin kalmaya çalışarak zıplama parkuruna geldiğinde biraz arkasında Kuzey vardı. Kuzey zıplamada öne geçtiğinde Beste sinirli ve şaşkın bir ifadeyle hızla parkuru geçmeye başladı. Yerde sürünme parkuruna geldiğinde Beste öne geçti çünkü Beste Kuzey’e göre kısa boylu olduğu için dar alanda sürüklenmede sorun yaşamamıştı. Bütün kızlar Kuzey’e tezaruat atarken Beste sinirden küplere bindiğinden eminim. İkisinin arasında güzel bir çekişme kimyası sürüklenirken Beste yere düştüğünde sıçradım. Beste’nin sesini duyan Kuzey arkasını dönerek Beste’ye doğru ilerledi. Beste’ye yaklaştığında Beste hızla yerden kalkarak topallayarak onun önüne geçti. Beste o kadar hırslanmıştı ki ayağını hiç önemsemeden devam etti. Kuzey yavaşladı, Beste son silah ateşini yaptıktan sonra sınavı kazandı. Beste o kadar daldı ki, Kuzey’in arkada kaldığını bile anlamamıştı. Mutluluktan kimseyi gözü görmedi. Yanıma koşarak geldi, sarıldım.
“Tebrik ederim güzelim, kazandın.” Dediğimde mutluluktan gözleri parlıyordu.
“Sana demiştim, Kuzey’in yenmesine asla izin veremezdim.” Dediğinde ona doğru bakarak kafa salladım.
“Beste, Kuzey senin kazanmanı istedi” dediğimde anlamsızca bana doğru baktı.
“Sen bileğini burktuğunda sana doğru geldi ve daha sonrasında sen ayağı kalkarak sınavı devam ettirince sebepsizce yavaşladı. Sen çok hırslanmıştın onu geride ne yaptığını fark etmedin.” Dediğimde şaşkın bir şekilde gözleri Kuzey’i aradı. Kuzey bize doğru bakarak gülümsüyordu.
“Besteyle beraber Kuzey’in yanına doğru ilerledik.
“Neden yaptın? Neden kazanmama izin verdin?” diyerek sordu. Kuzey Beste’nin bileğine doğru baktı.
“Sınavda bileğin incindi, kalbinde incinsin istemedim. Tabi sende bileğinin ağrısına rağmen pes etmedin, güçlü durup, kazandın.” Dedi gülümseyerek. Onun bu nezaketi Beste’nin hoşuna gitmişti.
“Teşekkür ederim.” Dediğinde Kuzey gülümseyerek kafa salladı, arkasını dönerek uzaklaştı. Beste pişmanlık içerisinde arkasından baktı. Omzuna dokunduğumda bana doğru döndü.
“Yalnız güzel jestti. Kademe olarak senden üstün olacaktı ama o senin kazanmanı istedi.” Dediğimde hiçbir şey demedi. Ağır ve topal adımlarla koluna girdikten sonra soyunma odasına yöneldik. Biz odaya giderken Sancar Amir, bize doğru geldi.
“Deniz Keskin odama geçelim.” Dedi ve etrafına bakarak Kuzey’e seslendi. Bize doğru geldiğinde Kuzey’e bakarak Beste’yi işaret etti.
“Kuzey Akın, Beste Keskin’e yardımcı olur musun? Geçmiş olsun.” Diyerek Beste’ye doğru baktı. Beste kafasını sallayarak.
“Teşekkür ederim amirim.” Dedi. Kuzey Beste’yi kolundan tutarak soyunma odasına kadar eşlik etti. Sancar Amir önden yürürken arkasından adım adım onu takip ettim, odasına geldiğimizde koltuğuna oturdu ve bana doğru baktı.
“Seninle Tilki hakkında konuşalım.” Dedikten hemen sonra bir cümle döküldü dudaklarımdan.
“Sancar Amirim Tilkinin görevini ben üstlenmek istiyorum.” Dediğimde Sancar Amir bana doğru baktı. Bir süre sessizliğe büründü, ayağı kalkarak pencereye yöneldi. Ben bu cümleyi neden kurduğumu bilmiyorum. Ruhumda kasvetli bir hava dolaşıyordu. Bir fırtınanın ortasında kalmış çiçekten farksızdım. Ne kadar kuvvetli bir kasırganın ortasında kalacağımı bilemiyordum. Sancar Amir bana doğru geldi.
“Seni birkaç gündür izliyorum. Yeteneklisin… Meraklısın… Aynı zamanda soğuksun. Deniz Keskin bu görev sandığın kadar kolay değil. Yıllarca gölge gibi dolaşan bir seri katille karşı karşıya kalacaksın. Tilki zekidir... Kurnazdır… Ve en önemlisi tehlikelidir. O hep karanlıktır. Tek bir ışık onu yakalamaya yetmez. Sen yakaladım diye düşünürsün ama o yakaladığım dediğin şey onun gölgesidir. Dikkatli ve akıllı olmak zorundasın. Sen bu görevi istediğine emin misin?” diye sordu başını dikleştirip bana bakarak. Sadece sessizleştim ve onunla karşılaştığımız an geldi aklıma. Soğuk ve fırtınalı sesi… Kasvetli bir bakışı vardı gözlerime. Bir anlık karanlıkta hissettiğim o his…” ben düşünürken sessizliğe büründüm.
“Biraz düşündürecek bir görev biliyorum, bugün otur ve düşün kararını yarın bana bildirirsin, şimdi çıkabilirsin.” Dediğinde ayağı kalkarak ona doğru bakıp gülümseyerek kafa salladım.
“Emredersiniz Amirim.” Dedim ve odadan çıktım. Sessizce soyunma odasına yürümeye başladım. Odaya girerek üzerimi değiştirip oradan çıktım. Kapıya yöneldiğimde Kuzey ve Beste beni bekliyorlardı, Beste beni görünce ayaklandı.
“Sancar Amir seni neden odasına çağırmış?” diye sorduğunda ona doğru baktım. Şu an hiçbir şey düşünemiyordum. İkisi merakla bana bakarken derin bir nefes alarak gözlerimi kapattım.
“Beste artık eve gidebilir miyiz?” dediğimde ikisi birbirine baktılar. Beste’nin koluna girerek arabaya doğru yöneldik. Arabaya bindiğimiz de Kuzey Beste’ye binmesinde yardımcı oldu.
“Geçmiş olsun Beste, önemli bir şey olursa telefon numaramı kağıda yazdım, çekinmeden arayabilirsin.” dediğinde ona doğru baktım. “Yani arayabilirsiniz.” Diye ekledi. Beste kızaran yanaklarıyla kafa sallayarak pencereyi örttü. Arabayı çalıştırarak oradan uzaklaştım. Sessizlik hakimdi, Beste suskun bir şekilde camı izliyordu.
“Sancar Amir sana ne dedi Deniz? Sen konuşmayı çok seversin, suskunsun bu halin hiç hoşuma gitmedi.” Dediğinde ona doğru baktım.
“Tilkinin görevini ben alacağımı söyledim, oda bugün düşünmemi istedi.” Dediğimde Beste bana doğru baktı.
“Sen kafayı yemişsin, anlayamıyorum neden ısrarla Tilkinin vakasını istiyorsun. Çok tehlikeli olduğunu herkes sana söylüyor ama sen ısrar ediyorsun Deniz Neden?”
“Beste endişeni anlıyorum fakat daha cevap vermedim, düşünmem gerek ve aynı zamanda kafamı dağıtmam gerekiyor, anlıyor musun? Lütfen sessiz kal.” Dediğimde bana doğru baktı. Evin önüne gelmiştik.
“Sana bir sürprizim var, benimle gel.” Dedi ve topallayarak arabadan indi. Koluna girdim. Fırtınalı bir hava vardı. Arka sokağa doğru yürümeye başladık. Bir süre sonra Beste beni durdurdu.
“Gözlerini kapat.” Dediğinde kapattım.
“Bana bak sana güvenemedim, beni sen yönlendirme ama düşersem de gülmek yok.” Dedim kıkırdayarak.
“Hadi Deniz, ver elini.” Dedi elimden tutarak beni yönlendirmeye başladı. Bir süre yürüdükten sonra durduk.”
“Bana bak tilki vakasını almayayım diye beni bu getirdiğin yere kilitlemeyeceksin değil mi?” dediğimde oda güldü.
“Saçmalama Deniz… Hadi aç gözlerini geldik.” Dediğinde gözlerimi açtım ve karşımda siyah bir örtü altında bilmediğim bir şey duruyordu. Burası bir garaja benziyordu. Örtüye elim gitti, kaldırdığımda şaşkınlıkla elimi ağzıma götürdüm. Tam karşımda benim yıllar önce istediğim motor gsxr vardı, rengi mavi ve siyahtı. O kadar heyecanlanmıştım ki Beste’ye doğru dönerek sımsıkı sarıldım.
“Bu motor benim mi yani?” dedim heyecanla.
“Uzun zaman oldu, motor sürmeyi özlemişsindir diye düşündüm.” Dedi gülümseyerek.
“Çok ihtiyacım vardı, çok teşekkür ederim kardeşim, çok mutlu oldum.” Dediğimde ellerimden tuttu.
“Ayaz’ın aldığı motora binemedin, çok istemişti. Şu an bunu hepimizin aldığını söylüyorum. Bu motoru ablan, Ayaz, ben… ve kaybettiğin herkesin ruhunu taşıyacak, güle güle kullan.” Dediğinde gözlerim doldu. Garajdan çıkarak kapıyı kapatıp gittik. Eve girerek Beste’ye yardımcı oldum, onu koltuğa oturttuktan sonra ayağı kalkınca elimden tuttu.
“Sadece kafanı dağıt, kendini dağıtma olur mu?” dedikten sonra gülümseyerek kafa salladım.” Beste’nin bana hediye aldığı siyah kol korumalıkları, üzerindeki dikey çizgiler ve fermuarı mavi çizgili olan ekipmanı giyinerek, yerde duran siyah kaskı ve eldiveni takarak dışarı çıktım. Motorun olduğu garaja doğru yöneldim. Hava fırtınalı biraz da yağmurluydu, motor garajına gittikten sonra motora dokundum.
“Kaç ruha sahipsin mavi? Kaç acıyı taşıyorsun üzerinde? Ayaz ve ablamın ruhuna sahip misin?” dedim yavaşça üzerine bindim. Çalıştırdığımda sesinin gürültüsü garajda yankılandı. Gök gürültüsü gibi sesi vardı, garajdan çıkarak yola doğru baktım. Gazı açıp kolu çevirdiğimde yürüdü, gaz koluna yüklendikçe hızı artıyordu. Yüzüme çarpan yağmur tanelerini umursamadan hızlandım. Nefesimi soğuk kesiyordu. Gözlerimi açmakta zorlanıyordum. Kaska çarpan yağmur taneleri, vücuduma dokunan fırtınalı havayı umursamadan hızla yoluma devam ettim.
“Nereye gittiğimi bilmeden sürdüm, sadece sürdüm. Kendimi orada… Tilkiyle karşılaştığımız yerde buldum. Duvarı da kurumuş kanla yazılan söz yağmura karışıyordu. Cesetin olduğu yeri gözümle aradım. Adamın uzuvları çöple karışmış olmalıydı. Tilki ile ilgili ip ucunu aramak için motordan indim. Olay yerinin etrafında tekrar tekrar yürüdüm. Hiçbir yerde ipucu yoktu. Tilki hakkında ne kadar bilgiye sahip olursam, bugünkü kararımı etkileyeceği kesindi. Orada durdum, beni sıkıştırdığı o duvara doğru seyre daldım. Birkaç dakika sonra arkamdan tıkırtı sesiyle anlık arkamı döndüm. Kimse yoktu, ya da belki de oradaydı. O sonuçta bir gölgeydi ama gün ışığı onun gölgesini gizlerdi. Hiçbir yerden bir ses çıkmayınca motoruma bindim ve oradan uzaklaştım. Sancar Amir benim kararımı bekliyor olmalıydı. Ne karar vereceğimi bilmiyordum. Fırtına çoğalmaya başlarken kendimi evimin kapısının orada buldum. Kapıyı tıklattığımda annem kapıyı açtı.
“Denizz Kızım iyi misin? Yine neler oluyor? Sen ne zaman bir sıkıntın olsa anlatmaz sadece, sessizleşirsin. Her şey yolunda mı?” dediğinde anneme sarıldım. Ona sarılmak bana hep iyi geliyordu. Bütün sesler kafamda susuyordu.
“Deniz, ne olursa olsun ben senin hep arkandayım biliyorsun değil mi?” ellerinden öperek kafa salladım. Annem küçüklüğümden bu yana tek ailemdi. Bana masal okuyan tek kişi, beni aynı zamanda gerçeklerle ağlatan olabilirdi. Biz orada dram yaşarken Beste bize doğru geldi.
“Ya hadi ben acıktım, dram sizin karnınızı doyurmayacak. Hadi yemek yiyelim.” Dediğinde ona doğru baktım.
“Obur.” Dedim gülerek. Mutfağa girdiğimizde salçalı makarnaları Beste tabağa koyuyordu. Yemeğe başladığımız da midem sebepsizce bulandı. Beste bana doğru bakınca doğruldum.
“İyi misin?” dedi bana bakarak. Kafa sallayarak gülümsedim. Biraz makarna yedikten sonra ortayı toplayarak mısır patlattım.
“Beste film bul geliyorum.” Diye seslendim. Bir süre sonra Beste televizyon karşısında film arıyordu. Elinden alarak korku filmi açtım. Beste bana bakarak göz devirdi.
“Emniyette korkutucu şeylerle uğraştığın yetmedi değil mi?” diye sorduğunda ona doğru bakarak kıkırdadım. Filmi başlattığımız da Beste yorgana sarılmış biçimde ara sıra yorganı üzerine çekerek izliyordu. Anneme doğru bakarak Beste’yi gösterdim. Annem telefonla oynarken bir bana bir Beste’ye doğru baktı ve güldü. Onu korkutmak istiyordum. O filme dalmışken yavaşça kalkarak arkasına geçtim ve koltuğun arkasına diz çöktüm. Bir süre sonra tam korku dolu an yaşanırken elimi Beste’nin omzuna götürdüm.
“Deniz, kes şunu.” Dediğinde elimi omzundan çekmedim ve anlık olarak beni yanında göremeyince çığlığı bastı.
“Aaaa...” bağırarak ayağı kalktığında koltuğun arkasından çıkarak gülmeye başlayınca bana doğru ters ters bakarak kalbini tuttu.
“Ya geri zekalı mısın? Niye korkutuyordu?” dediğinde ona doğru baktım.
“Nasıl bir polissin anlamıyorum, daha korku filmlerinde bile korku atağı geçiriyorsun.” Dediğimde üzerime doğru gelmeye başladı.
“Bana bak döverim seni.” Derken utanmadı boyundan. Üzerime doğru gelirken oradan koşarak uzaklaştım. Koltuktan koltuğa, bir yukarı bir aşağı birkaç dakika boyunca beni kovaladı.
“Tamamm, bir daha korkutmak yok, söz.” Dedim kahkahalar içinde. Kaşlarını çatıp ellerine bir yastık alarak bana doğru baktı..
“Bir dahakine yersin kafana yastığı.” Dedi yastığı göstererek. Kahkahalar içinde kendimden geçerken annem bize doğru gelerek esnedi.
“Hadi kızlar, saat geç oldu, yatalım.” Dedi ve merdivene yöneldi. Arkasından birbirimizi itekleyerek odalara çıktık. Odama yöneldiğimde Beste yanıma doğru geldi.
“Deniz?” dediğin de ona doğru baktım.
“Neyse yarın konuşuruz olur mu?” dediğimde kafa sallayarak gülümsedim. Benim için endişeliydi. Odama girerken arkamdan bana baktığından emindim. Odama girerek kapımı kapattım, daha sonrasında banyoya geçerek gün bitim rutinimi yaptıktan sonra odama tekrar döndüğüm de pencereden giren rüzgara doğru baktım. Gök gürültüsü ve yağmur sesleri huzurlu ama bir aynı zamanda ürkütücüydü. Ben hep penceremi kapalı tutardım ama Beste yine pencereyi açık bırakmıştı. Pencereye doğru ilerleyerek kapattım, yorgun adımlarla dolabıma doğru yönelerek üzerimi değiştirdim ve lambayı kapatarak yatağıma uzandım. İçimdeki huzursuzluk beni uyutmuyordu. Sürekli bir sağa bir sola dönerek uyumaya çalışıyordum. Yarın Sancar Amire bu görevi üstlenmek istediğimi söyleyecektim. Bu görevi almak ne kadar doğru olduğunu hiç bilmiyorum. Tek bildiğim şey bu görevde beni çok zorlayacak olmasıydı. Aslında bu görevi almak zorunda değildim ama Tilkinin vakası çok dikkatimi çekiyordu. O hissi bazılarınız yaşamıştır, karşında hiçbir şey yoktur ama dalıp dalıp gidersin. Nereye dalıp gittiğinizi bile bilemezsin. Bu his onun gibiydi... Hiç... Belirsiz...Penceremden sızan ayın ışığı beni aydınlatıyordu. Gözlerimi kapatarak uyumaya çalıştım, bir sağa bir sola dönerek uyumaya direndiğim anlardan bir süre sonra bir tıkırtı üzerine gözlerimi açtım. Siyah bir gölgenin kapıyı araladığını gördüğümde yatağımda doğruldum. İçime bir ürpertinin girmesiyle beraber ağır adımlarla ayağı kalkarak kapıya yöneldim.
“Beste?”
Masamın çekmesinden silahımı alıp doğrultarak karanlığa doğru ilerledim. Bir anlık acıyla elimdeki silahı yere düşürdüm. Bileğimi sıkıca kavrayıp duvara yaslayan kişi ayağıyla kapıyı örterek bizi karanlığın içine soktu. Tam dibimde bir çift göz bana bakıyordu. Bileğimin acısıyla gözlerimi sıkıca kapattım ve yutkunarak sakin kalmaya çalıştım. Silahımı kaybetmiştim ama tuhaf olan şu eğitimli biri olarak karşımdakini etkisiz hale getirebilirdim ama onun karşısında kitlenip kaldım. Gözlerim kapalıyken karşımdaki kişinin nefesini boynumda hissettim. Bir eli bileğimi sıkıca kavrarken diğer eli ağzımı sıkıca kapatıyordu. Nefes almaya çalıştığımda burnuma kan kokusu geldiğinde gözlerimi açtım. Göz göze geldiğimizde rahatsızca kıpırdandım. Bileğim acımaya başlamıştı, onun gözlerine bakarken gözlerini kaçırdı, bileğimi bıraktı. Yavaşça boynumdan nefes alarak elindeki bir bez parçasıyla burnumu kapattı, nefes almamaya direnirken tek nefeste çığlık çığlığa sesimi duyurmaya çalışırken gözlerimin önü karardı.
“Korkmadığın her karanlık seni ışığa götürecek ama bazı ışıkların gerçekleri kalbini küle çevirecek.” Dedi gözlerime karanlık dokunurken…
Gözlerimi açtığımda gün ışığı yüzüme vuruyor penceremden gelen soğuk bedenime vuruyordu. Gözlerimde her şey aydınlanınca yatakta doğruldum. Etrafıma bakındığımda penceren esen rüzgar perdeyi savuruyordu. Kimse yoktu, derin bir nefes alırken elime bir şey değdi, yanımda bir dal siyah gül vardı. Onu elime aldığımda neler olduğunu hatırlamaya çalıştım. Dün karşımda biri vardı. Tilki… Burada odamda ve tam dibimde ama nasıl? Evimi nereden biliyor? Ve içeriye nasıl girdi. Benim odam ikinci katta ve tırmanabileceği hiçbir nesne yoktu. Bileğime doğru baktım, amacı ne? Beni korkutmak mı? Siyah gül neden? Elimde ona dokunurken içeri Beste geldi.
“Günaydın buzlar kraliçesi.” Dedi neşeyle. Durgun bir ifadeyle ona doğru baktım. Benim donuk ifademi görünce yanıma doğru gelerek oturdu, elimdeki siyah güle doğru baktı.
“Bu nereden çıktı?” dediğinde hiçbir şey diyemedim. Dudaklarımın arasındaki sessizlik, düşüncelerimin arasında çıkan fırtınanın suskunluğuydu. Beste endişeyle beni silkeledi.
“Deniz? İyi misin? Korkutma beni, cevap ver.” Dediğinde ona doğru baktım.
“Tilki… Buraya, yanıma geldi.” Dediğimde endişeyle bağırdı.
“Ne? Buraya evimize, senin odana mı? Deniz bu ne demek farkındasın değil mi? Bu olay çok tehlikeli olmaya başladı. Bir seri katil, evimize gece senin odana kadar girdi. Bu görevi asla kabul etmeni istemiyorum. Tilki ondan uzak durman için seni bildiğin uyarmaya gelmiş, farkındasın değil mi?” dediğinde ona doğru baktım.
“Beste ben bu görevden vazgeçemem. Bak inan o tilki de bir şeyler var. Benimle ilgili bir şeyler biliyor, farkındayım ve dün uyarmaya geldi evet ama bu uyarı çok farklı… Onda çok farklı bir şeyler var, hissediyorum.” dediğimde bana doğru bakarak ellerimden tuttu.
“Bu görevi ne kadar istemesem de her zaman arkandayım.” Dediğinde ona sarıldım. Ayağı kalkarak aşağı indi, yataktan kalkarak banyoya doğru yöneldim. Aynadaki yansımama baktığım da çok tedirgin oluşum mimiklerimden çok belli oluyordu. Bugün Sancar Amire kararımı açıklayacaktım. Tilki vakasını çözebilecek miyim bilmiyorum ama tek bildiğim bir şey varsa oda Tilkiyle tekrar yüz yüze gelmek istediğimdi. Bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Evime kadar bilen birisi, nerede yaşıyor olabilirdi. Ben iç sesimle tartışırken aşağıdan annemin sesi geldi. Dolabımın önüne geçerek siyah örgülü kazağımı altına ise krem bir boru paça pantolon giyinerek aynaya doğru baktım. Gümüş ay sembollü bilekliğimi taktım. Nemlendiricimi elime alarak makyajımı yapmaya başladım. Bir rimel, bir kontür ve siyah bir ruj… Masamın üzerinde siyah güle doğru bakarak gülümsedim.
“Işığı bulacaksam karanlık olurum, sorun değil.” Derin bir nefes alarak yansımama baktıktan sonra aşağı indim. Beste mutfakta olmalıydı, oraya yönlendiğimde Beste elimden tutarak beni masaya oturttu.
“Biraz enerji şart, değil mi?” dedi gülümseyerek. Benim kafam karışıkken hiçbir şey yemediğimi gayet iyi biliyordu. Önüme bir yumurta ve avokado koyarak çayımı doldurdu. Birkaç yudum ve birkaç lokmadan sonra ayağı kalktığımda bana doğru baktı.
“Korkma… Korkunun ona cesaret vermesine izin verme.” Dediğinde kafamı salladım. Birkaç dakika sonra evden çıkıp, motora binerek oradan uzaklaştık. Beste’nin belimi saran narin elleri hızlanınca sertleşmişti. Arkamda bir şeyler söylüyor ama rüzgardan sesi duyulmuyordu. Uzun yol çizgilerinden sonra emniyetin önüne geldiğimizde yavaşladım. Beste ellerini bırakarak motordan indi ve kaskını çıkardı. Bende kaskımı çıkardığımda emniyetin kapısında Kuzey ve Arda bize doğru bakıyordu. Kuzey bu görevi almak istediğimi duyunca pek sevinmeyecek gibi duruyordu. Yanlarına yaklaşınca Arda hızla yanımıza doğru geldi.
“Gsxr… Katil motor…” dediğinde ona doğru baktım.
“Anlamadım? Dediğimde motorumu işaret ederek gülümsedi.
“O motora katil motor derler, iddialı bir seçim.” Dediğinde sevimsizce gülümseyerek kafa salladım. Arda sürekli benimle sohbet etmeye çalışırken a Beste ve Kuzey’in yanına yaklaşarak Kuzey’e doğru baktım. Hep beraber içeri girdiğimiz de Beste’ye doğru bakarak Sancar Amirin odasını göstererek kafa salladım, beni onaylayınca oraya yöneldim. Derin bir nefes alarak kapısını tıklattım ve içeriden bir ses gelince içeriye adım attığımda Sancar Amir beni görünce gülümseyerek içeri davet etti.
“Hoş geldin Deniz Keskin.” Dedi soğuk ses tonuyla. Başımı dikleştirerek ona doğru baktım.
“Hoş buldum Amirim.” Dediğimde bana doğru bakarak gülümsedi.
“O görev artık senindir… Birkaç gündür seni izliyorum, meraklı bir yapın, kurnaz bir kişiliğin var ve daha fazlası…” dediğinde onu onayladım.
“Tilkiye ait bütün dosyaları nereden bulabilirim.” Dediğimde bana doğru bakarak masasının yanında duran çekmecesinden bir anahtarı alarak ayağı kalkıp bana geldi.
“Arşiv odasında bilinmeyenler çekmecesinde, orada bütün bilgiler mevcut. “dediğin de anahtarı alarak ona doğru baktım. Kapı tıklatıldığında sadece Amiri izledim. Gel, sesiyle odanın kapısı açıldığında İçeri birisi geldi.
“Kuzey Akın, içeri gel.” Dediğinde sadece arkam dönük bekledim.
“Artık Tilki görevinin baş polisi sen değilsin, O görevin baş polisi artık Deniz Keskindir.” Dediğinde Kuzey’e doğru baktığımda şaşkınlık içerisinde bana doğru bakıyordu.
“Sancar Amirim Tilkiyi Deniz Keskin daha tanımıyor, bu görev için fazla yeni olduğunu düşünüyorum.” Dediğinde Amir ona doğru ilerleyerek yanımızda durdu.
“Evet, haklısın bu görev için yeni ama Tilkinin kaç kez karşısına çıkabildin, ya da o senin karşına çıktı mı? Kuzey Akın sen buraya geleli bir yıl oldu. Başarılı bir polissin biliyorum ama bu seri katil için yıllarımızı vermemize rağmen ilk kez gölgesinden ve izinden hariç birimiz onunla yüz yüze geldi. Deniz Keskin artık baş polis. Yanına iki kişi daha alma hakkı veriyorum. Toplam dört kişi olacaksınız, bu görevi başarıyla en kısa zamanda tamamlayacaksınız.” dedikten sonra koltuğuna yeniden dönerek oturdu ve bize doğru baktı.
“Çıkabilirsiniz…” dedikten sonra odadan çıktık. Kuzey bileğimden yakalayarak bana doğru baktı.
“Sen nasıl böyle bir tehlikenin içine girebilirsin, Deniz bak yetenekli olduğunu biliyorum ama bu görev için çok yenisin.” Dediğinde gülümseyerek ona doğru baktım.
“Yalnız değilim değil mi?” dediğimde derin bir nefes alarak kafasını salladı.
“Tam bir baş belasısın.” Dedikten sonra odaya yöneldik. Arşiv odası, derin bir sessizliğe gömülmüş, tozlu raflar arasında unutulmuş dosyaları saklayan loş bir yerdi. Karanlık içinde Kuzey lambaya doğru yürüdü. Açmaya çalıştı, ama başaramadı.
“Lamba patlamış,” dedi, sıkıntıyla nefes vererek. Telefonunun fenerini açtı ve birlikte ilerlemeye başladık. Arka tarafa geçtiğimizde, fenerin ışığını duvara tuttu. O an gördüklerim karşısında nutkum tutuldu. Bu bir dava duvarıydı. Duvar boyunca yüzlerce kişinin fotoğrafı, aralarındaki bağları gösteren çizgiler, notlar… Ve tam yukarıda, dev bir soru işaretinin içine alınmış tek bir isim: Tilki.
“Kuzey?” dedim şaşkınlıkla. O da bana bakıp başıyla duvarı işaret etti.
“Buradaki herkes… Tilki’nin kurbanı,” dedi. “Bağlantılar burada. Yan duvarda ise öldürdüğü adamların son görüntüleri.”
Feneri sağ tarafa çevirdiğimde, ceset fotoğraflarını gördüm. Vahşet kelimesi yetersizdi.
Cesetler tanınmaz hâlde… Derileri yüzülmüş, uzuvları koparılmış, bazıları yarım bırakılmıştı. Ağızları iğneyle dikilmişti.
“Ne o? Daha yeni başladın göreve, korktun mu?” diye sırıttı.
“Hayır,” dedim. “Sadece düşünüyorum. Bir insan neden bu kadar canavarlaşır?” Cevap vermeden, kimlikleri yok edilmiş adamları işaret etti.
Kurbanların yaptıkları hatalar, ölüm şekillerini belirliyor. Bir dolandırıcıyla, çocuk katilinin ölümü aynı değil. Tilki, masumlara dokunmuyor. Ama bu… bu vahşet… Normal bir insanın yapabileceği şeyler değil.”
“Peki ya Tilki’nin merhameti kaç kere katledildi?” dedim sessizce.
“Onun içindeki insanı kaç kişi öldürdü? Ya da başka bir açıdan bakalım: Bir insan neden cani olur?” Kuzey, duvara çevirdiği bakışlarını notlara kaydırdı.
“Hiçbir şeyin cezası ölüm değildir,” dedi sonunda. Parmaklarımı duvara uzatıp birkaç dosyaya işaret ettim.
“Bir çocuğun cezası gerçekten uyuşturucu bataklığı mıydı? Bu kadınlar sadece yaşamak istedikleri için mi bu hale geldi? Özgürce gökyüzüne bakmak isteyen bir genç kızın, tecavüze uğraması hangi adalete sığar? Haklısın Kuzey, kimsenin cezası ölüm olmamalı… Ama içinde zerre merhamet kalmamış birinin yaşaması da insanlığa ihanettir. İnsanı insan yapan kalbidir. Merhameti olmayanı yaşatmak, ölen her masumun ahını sırtımızda taşımaktır.” Sustu. Başını yere eğdi.
“Tilkiyle ilgili bir iz, dosya, herhangi bir şey var mı?” dedim. Başını sallayıp arşiv dolaplarını kurcalamaya başladı. Bir süre sonra elinde bir dosyayla döndü.
“Pek bilgi yok. Bildiğimiz tek şey, ilk cinayetini yirmi iki yaşında işlediği. Üç yıl yattıktan sonra sinsi bir planla hapishaneden firar etti. Kimliğini tamamen silerek bu vahşete Tilki ve maskesiyle devam etti.” Dosyayı aldım. Fotoğraf yoktu. Hayatına dair hiçbir bilgi… Sadece iki fotoğraf ve bir not.
“Ben katil olsaydım, ilk önce babamı öldürürdüm.” Bu yazıyı gördüğümde, ürperdim. Ne demek bu şimdi? Tilki katil değil miydi” kendi kendime bu soruları düşünürken Kuzey’in omzuma dokunduğunda sıçradım.
“İyi misin? Sabahtan belli sana sesleniyorum.” Dediğinde notu ona gösterdim.
“Sence o gerçekten katil mi?” sorusuna dava duvarını işaret ederek kafa salladı.
“Sence?” diye sorduğunda kafamı salladım. Tilkinin arkasında Bıraktığı şeyleri inceleme devam ettim. Dosyasında kurbanların isimleri, nasıl öldürüldükleri, cesetlerin nerede bulundukları… ve hapishanede geçirdiği günlerdeki koğuştaki kişilerin ifadesi… Okumaya başladığımda derin bir sessizliğe büründü her şey.
“Ortalama yirmi bir, yirmi iki yaşlarında bir gençti daha, ilk herkesten uzak duvar tarafında yatıyordu, hiç kimseyle konuşmaz sadece gizlice içeri sokmuş kalemi ve defteriyle ilgilenirdi. Bir şeyler çizer sürekli gün sayardı.” Demiş bir mahkum. Dosya sayfalarını çevirdikçe mahkumların ifadeleri yazıyordu.
“Geldiğinde sessizliğinden dolayı kimse konuşmaya yeltenmemişti. Biraz psikolojik sıkıntıları var gibi hareketleri vardı. Yanına birkaç kez gidip konuşmaya yeltendim. Sessizliğe kendini mahkum etmişti. Tek bir kelime bile konuşmak istemiyordu. Ben kendi hikayemi anlatmıştım, daha gencecik biri olduğu için kendini yalnız hissetmesini istemiyordum. Bir cümle kurdu sadece bana bakan dolu gözlerle… “Sevgi kelimesi içeren hiçbir cümleye inanma çünkü o sadece kalbinde oluşacak nefretin ilk kelimesidir.” Demiş. Bu cümle binlerce kez kulaklarımda yankılanmış ve sebepsizce gözlerimin dolmasına sebep olmuştu. Bir sayfa daha çevirdim.
“O gençle ilgili pek bilgim yok, Geldiğinde çok ürkek ve sakindi. Hatta o duş alırken tesadüfen gördüğüm şeyler karşısında dehşete düşmüştüm. Bedeninde ağır yaralar, morluklar ve kemer izler vardı. Taşıdığı yaralar yaşından büyüktü…” Bu ifadeleri okurken onu anlamaya çalıştım. Belki de onu bu hale getiren şey yaşantısıydı. Hikayesi yavaştan beni içeri çekmeye başlamıştı. Şimdiye kadar onu suçlu olarak tutmuşlardı, katil olması bir mahkeme için yeterliydi. Dosyaların fotoğrafını çekerken Kuzey’in bana seslenmesiyle sıçradım.
“Sakin ol, iyi misin? Çok fena dalıp gitmişsin.” Dediğinde ona doğru baktım.
“Benim tilkiyi bulamam gerekiyor, Onunla ilgili bir bilgi daha var mı?” diye sorduğumda bana bakarak elimdeki dosyaları aldı ve daha sonrasında en son sayfada duran bir fotoğrafı bana doğru gösterdi.
“Yıllar önce son kez bir fotoğrafta görüntülenmiş.” Dedi ve fotoğrafı bana uzattı. Fotoğrafta arkası dönük üzerinde siyah bir ceketle, gece saatlerinde etrafta birkaç tane sokak lambaları olan bir yerde, çıkmaz sokağın tekinde bir duvara doğru bakarken görüntülenmiş, farklı bir detay ararken gözüme duvarın köşesinde bir çöp kovası takıldı. Çöp kovasının üzerinde ağaçların ve hayvanların olduğu bir sembol vardı. Çöp kovaları düz ve sadedir. Burası nere olabilir?
“Kuzey, buradaki çöp kovası sence nerede olabilir?” dediğimde bana doğru baktı.
“Çöp kovası mı? Ne alaka?” diye sorduğunda ona fotoğrafı gösterdim. Onun nerede olduğunu bir şekilde bulmalıyız.” Dediğimde elimdeki fotoğrafı incelemeye başladı. Bir süre sonra bana doğru bakarak fotoğrafı gösterdi.
“Burada ağaçlar ve hayvanlar var ve ikisi nerede bulunur?” diye bir soru sorduğunda ona doğru bakarak heyecanla cevapladım.
“Tabi ya, orman...” dediğimde güldü.
“Akıllı bela.” Dediğinde ayaklanarak bütün bilgileri alıp arşiv odasından hızla çıktık. Olanlar beynimi aşırı meşgul ettiği için düşünme yetkimi kaybetmiş gibi hissediyordum. Tilkiye bir şekilde ulaşmanın yolunu bulmalıydım. Arşivden çıktığımızda Beste ve Arda yanımıza hızla geldiler. Beste ikimize baktıktan sonra bana doğru döndü.
“Bir şey bulabildiniz mi?” dediğinde kafa salladım.
“Eve gidelim anlatırım.” Dediğimde sessiz kaldı. Arda bize tuhaf baktığında anlam veremedim. Sanki bizden bir şeyler öğrenemediği için tuhaf bir bakış attı. Kuzey bana doğru baktı.
“Tek başına hareket etme.” Dedi uyarıcı bir ses tonuyla. Kafa sallayarak gülümsedim ve daha sonra da oradan uzaklaştık. Soyunma odasında üzerimizi değiştirdikten sonra emniyetten dışarı çıktık. Gökyüzüne bakarak derin bir nefes aldım. Kafamı ona çevirdiğimde anlamsızca bana doğru baktığında gülümsedim.
“İyiyim, hiçbir sorun yok, Kuzeyle beraber hareket ediyoruz.” Dediğimde umutsuzca bana baktı.
“Umarım.” Dedi kaskını takarak. Motora bindiğimizde belimden tuttu ve oradan uzaklaştık. Ben hız tutkunu biriydim, Beste ise sakin sürücüydü. Onunla birbirimize çok zıttık ama Ablama çok benziyordu. Onun gibi… Hatta daha fazlası… Sevdiği şarkılar, giyindiği kıyafetler, duruşu, gülüşü… Ona bakınca ablama bakar gibi hissediyordum. Beli de Beste’yi ablam bana göndermişti. İntihar etmekten kurtarmıştı. Sanki bana yaşamaya değer şeylerin olduğunu göstermişti. Belimden sıkıca kavrayınca hızlandım. Sesi arkadan geldiğinde aynadan bakarak ona doğru bağırdım.
“Sesin gelmiyor, biraz sesli konuş.” Dediğimde kulağıma doğru yakınlaşmaya çalıştı.
“Deniz yavaşş…” dediğinde kafa salladım.
“Duyamıyorum.” Dediğimde hızım 180 üzeriydi.
“Deniz yavaşla diyorum.” Dediğinde tekrarladım.
“Duyamıyorum.” Dediğimde belime vurdu.
“Senin ağzına sıçayım yavaşş.” Dediğinde gülerek yavaşladım. Eve yaklaşarak garaja girdim. Motordan inerek kaskı çıkardı.
“Ya sağır mısın? Kırk kez sana seslendim. Yavaş sür şunu. En azından benimleyken biraz yavaşla. Ben canımı seviyorum.” Dediğinde kıkırdadım.
“Tamam, yavaş sürerim.” Dedim eve girerken çok acıkmıştım, evden yemek kokuları geliyordu. Lavabodan sonra mutfağa yöneldik.
“Hoş geldiniz kızlar? Hadi yemek yiyelim. En sevdiğinizden yaptım. İskender, çorba ve yaprak sarması…” dedi gülümseyerek. Tanına giderek ikimizde yanağına sulu bir öpücük bıraktık. Yemeği yemeye başlarken bildirim geldi. Telefonumu açtığımda bildirimin Kuzeyden geldiğini gördüm.
“Sen haklıydın, fark ettiğin o detay bizi tilkiye götürebilir. Sizinkilere bir şey çaktırma, saat tam gece yarısında seni alacağım. O dediğin yere gideceğiz. Bu durum ikimizin arasında kalacak.” Yazıyordu. Beste’nin bakışları bana döndüğünde telefonu kapatıp yemeğime döndüm. Saat 23.15’ti. 00.00 olmadan annemle Beste’nin uyuması gerekiyordu. Yemeğimiz bittiğinde anneme döndüm.
“Anne, hatırlıyor musun biz küçükken ablam ve bana hikayeler anlatarak uyuturdun. Beste hikayelerini bilmiyor, bize bugün hikaye anlatır mısın?” dediğimde gülümsedi.
“Tabi ki kızım. Yatarken anlatırım.” Dediğinde ona bakarak esnedim.
“Birazdan anlatsan, bugün çok yoruldum. Uykum da geldi, yatarız.” Dediğimde kafa salladı. Beste bu cümleme anlam veremiyor, ne yaptığımı anlamaya çalışıyor. Beste eğer gerçekten ablama benziyorsa, o hikayelerden sonra uykuya dalacaktı. Yukarı yatağa çıktığımız da Besteyle aynı odada kaldık.
“Deniz, bir şeyler karıştırmıyorsun değil mi?” sorusuna gülümseyerek kafa salladım. Beste buna inanmasa da şu an yapacaklarımı hayal bile edemezdi. Biz üzerimizi giyinerek yatağa uzandık ve annem bize küçükken anlattığı o masalı yine anlattı. Beste ne kadar uykuya dirense de uyumadan duramadı. Ben gözlerimi kapatarak saatin gelmesini bekledim. Annem ışıkları kapatarak odasına çekilmişti. Bir saat sonra bir bildirimle gözlerimi açtım.
“Aşağıdayım, bekliyorum.” Yazısını gördükten sonra yavaşça kalkarak üzerime bir şeyler giyindim. Telefonumu, silahımı yanıma alarak aşağı indim ve evden sessizce çıkıp Kuzey’in olduğu arabaya doğru ilerledim. Havanın nefes kesici soğukluğu ve sert esen rüzgarıyla yüzüme çarpan yağmur taneleri ürpertmişti. Arabaya bindiğimizde Kuzey’e doğru baktım.
“Neden şimdi? Ve neden kimseye bir şey demeden gidiyoruz.”,
“Aramızda biri var… Tilki her zaman bir adım önümüzde. Her kimse çok güzel içimizde hiç renk vermeden Tilkinin köpekliğini yapıyor. Sancar Amir ekipsiz asla çalışmaz. Yani tilkiyi yakalamak istiyorsak sessizce bulmak zorundayız.” Dediğinde ona doğru bakarak kafa salladım.
“Haklısın ama gece yarısı, fazlasıyla tehlikeli…” dediğimde güldü.
“Korkacağını düşünmemiştim.” Dediğinde surat asarak göz devirdim.
“Sana bir şey olacak sonra olay benim başıma patlayacak. Ayrıca sana bir şey olursa Besteyle kim uğraşacak?” sorusuna sessiz kalıp sadece güldü ve daha sonrasında arabayı sürdü.
“Nereden başlıyoruz?” diye sorduğunda ona doğru baktım. Telefonumdan tekrardan o fotoğrafı açarak baktım. Orman ama neredeki orman? Diye düşünürken bir şey takıldı gözüme. Sadece girişinde duran ama sadece baş harfi gözüken bir tabela. Fotoğrafı yakınlaştırdım. B… Sonra internetten İstanbul da ki bütün ormanlarının isimlerine baktım.
Alemdağ ormanı…
Aydos ormanı….
Belgrad ormanı… B…
“Buldum. Belgrad ormanının girişine gidiyoruz.” Dediğimde bana doğru baktı.
“Sen polis değil de bir FBI ajanı olmadığına emin misin?” diye sorduğunda güldüm.
“Neden öyle dedin?” dediğimde gözleriyle telefonumu gösterdi.
“O fotoğraf ben daha orada görev almadan önce çekilmiş. Düşünülmüş ama kimse detaylara takılmamış. Sen sadece takıldın.” Dediğinde gülümsedim.
“Bir insanın istediği şey sadece meslek değil hayalleri olunca başarılı olabiliyor. Eskiden sevgilimle beraber oyunlar oynardık. Dikkat oyunları, polis olursam oyunları nice kendimiz uydurduğumuz oyunlar.” Dediğimde gülümsedi. Sormadı, Beste ona biraz benden bahsetmiş olmalıydı. Derin bir nefes aldım. Gözlerimi yol boyunca kapattım. Sadece tilkiye odaklanmam gerekiyordu. Belgrad ormanına yakınlaştığımızda arabayla durdu. Her yer karanlık, ormanın girişi sadece birkaç sokak lambasının ışığı altında kalıyordu. Aşağı indiğimde keskin bir soğukluk ve yağmur taneleri yüzüme çarpıyordu. Girişe, fotoğraftaki yere doğru ilerledik. Hiçbir iz yoktu. Etrafa bakınmaya başladık. Elimizdeki fenerlerle etrafı incelerken dikkatimi bir şey çekti. Duvar kenarındaki toprağa ekilmiş siyah güller? O gün baş ucumda duran gülü hatırladığımda duraksadım. Güle yakınlaştığımda ağzımda bir baskı hissettim ve daha sonrasında gelen acı bir koku… Bilincim kaymaya başlarken karanlığın ardından gelen bir tek bir cümle duydu zihnim.
“Karanlığın içinde kendini kaybetmişken beni bulmaya mı geldin Deniz Keskin?”

Yorumlar