3.BÖLÜM; “KAYIP HİKAYE”
- Kevser Bıyık
- 8 Kas 2025
- 12 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 14 Kas 2025
“Sende bu hikaye de kaybolacaksın…”
Karanlıktayım ama bu sefer karanlık zihnimin içerisinde değil. Gözlerim tanıdık bir karanlığın içerisinde ışığı beklemiyor. Etrafım sessizliğe mahkum ama zihnimin içerisinde büyük gürültü serbest bırakılmış. Nefes almaya çalıştıkça aldığım koku sadece rutubet ve kan kokusu… Daha önce tattığım ve onun nefesini tenimde hissedecek kadar yakın bir koku. Tilki…Onu yakınımda hissettiğimde tek bir kelime döküldü dudaklarımdan.
“Neredeyim?” dediğimde boynumda bir nefes hissettim, derin nefes aldı.
“Bilmiyorum, belki bir hikayenin ilk sayfasında… Ya da son sayfasında… Sen karar ver, hikayenin sonunda mısın? Yoksa daha yeni açılan ilk sayfasında mı?” dedi sanki bana seçenek sunarak.
“Her bitiş bir başlangıç değil midir? Yani her zaman ne yaparsan yap her bittiğinde kendini hikayenin başında bulacaksın.” Dediğimde nefesini benden uzaklaştırdı.
“Beklediğimden daha zekisin… Bir o kadar da güzel.” Dedi ve alaycı bir şekilde güldü. Gözlerim, el bileklerim ve ayaklarım bağlı bir şekilde olduğu için rahatsızca kıpırdandım.
“Benden saklanmak için sadece maske altına girmek yetmemiş.” Dedim alay eder ifadeyle. Bu sorumu cevaplamadan bir süre sessizleşti. Daha sonrasında gözlerimi açtı. Karanlık bir odadaydık. Çok karanlıktı ama içeriye küçük bir pencereden ışık sızıyordu. Işığın altında ona doğru bakıyordu.
“Neden karanlıktayız biliyor musun?” diye sorduğunda nefes verdim.
“Senin boş sözlerinle uğraşmak istemiyorum. Benden ne istiyorsun onu söyle? Buraya benim geleceğimi biliyordun. O siyah gülü bunun için bıraktın. Ben seni bir şekilde ondan yola çıkarak bulacağımı biliyordun. Bunca şeylere gerek yoktu, evime kadar gelmişsin. Evimde de konuşabilirdik.” Dediğimde alay eder gibi güldü.
“Prensip meselesi, böyle yerler benim hoşuma gidiyor. Kusura bakma mum ışığında yemeğim yok. Ha istersen, etlerini paramparça ettiğim birini pişirebilirim.” Dediğinde karanlıkta ona doğru baktım
“Ne tür manyaksın? Bilemiyorum.” Dediğimde ışığın altından çıkarak bana doğru geldi. Karanlıkta onu çok göremiyordum. Sesi bana çok yakındı, önümde oturmuş bir şekilde gözlerini bana dikti.
“Kendi ayaklarınla bana geldin. Asıl sen ne tür kırıksın?” dediğinde nefes verdim.
“Senin peşine düşmeden önce inceledim. İşlediğin cinayet vahşetlerini, öldürdüğün insanları… Hani senin varlığından haberim olsaydı bunun bir insan yapmadığını düşünürdüm. İnceledim, bu aşırı insan dışı. Sadist…” dediğimde sessizleşti. Yanıma gelerek ellerimi ve ayaklarımı çözdü ve kolumdan tutarak kaldırdı.
“Etrafına bak ne görüyorsun?” dedi ve kolumu bıraktı. Karanlıktan bahsediyordu.
“Karanlık.” Diye yanıt verdiğimde bana doğru yakınlaşarak gözlerimin içine doğru baktı.
“Karanlığın en ücra köşesinde gökyüzün mavisinden mahrum kalmak nedir bilir misin?” dedi sert bir sesle, yutkundum ve sessizleştim.
“Böyle bir vahşeti oluşturmak için yeterli bir sebep değil.” Dediğimde kollarımı sıktı.
“Karanlığın içerisinde insanlığını kaybetmeden bilemezsin...” dediğinde sıktığı kolumu sertçe çektim.
“Ruhunu karanlıkta kaybetmek nedir iyi bilirim.” Dediğimde sessizleşti. Ona doğru yakınlaşarak onu sızan ışığın altına tutup çektim.
“Unuttuğun bir şey var. Umut kaybolan her şeyin ışığıdır.” Dedim karanlığa sızan ışığı göstererek. Işığa doğru baktı, oraya yönelerek gözlerimi bağladığı bezle ışığı kapattı.
“Umut, karanlıktan korkan herkesin uydurduğu aptalca kendini koruma yöntemidir. Karanlık olan her zaman karanlıktır. Umut etmek seni ışığa götürmez.”
“Işığı istiyorsan seni karanlık yapan herkesi ve her şeyi yak. Onların ateşi yolunu aydınlatır.” Dedi, zihnini ve kalbini çoktan karanlık kaplamıştı. Tam tersi yaktığı her şey, onu daha çok karanlıkta bırakmıştı. Daha sonra kolumdan tutarak beni zorla oturttu. Ellerimi ve ayaklarımı bağladı.
“Beni neden tutsak tutuyorsun?” dediğimde hiçbir şey demeden odadan çıkıp gitti.
“Beni çıkar şu lanet yerden.” Diye bağırdım ama çoktan gitmişti. Bileklerimi sıkıca bağlamıştı. Hareket bile edemiyordum. Şimdide sonra bana ne yapacaktı? Kuzey arama ekibiyle her yerde beni arıyordur. Beste ve annem çok korkuyorlardır. Tilkinin bana zarar vermeyeceğinden emindim ama bu karanlık beni bile tedirgin etmişti. Yarım saat sonra kapının açılma sesiyle sıçradım.
“Tilki?” dediğimde yanağıma biri dokunduğunda yanağımı çevirdim.
“Sen kimsin?” dediğim de geri çekildi.
“Çok güzelsin, umarım seni öldürmez.” Dedi. Farklı biriydi, bundan emindim. Ellerimi çözerek bir tepsi uzattı.
“Acıkmışsındır.” Dedi koydu ve odadan çıktı. Tilki değildi sadece. Onlar bir arada, çete olabilirler mi? Acaba kaç kişi daha bu vahşetin içerisinde. Ellerim çözülmüştü kaçmanın bir yolunu bulmalıydım. Ayağımı çözdüm ve kalkarak bir şeyler aramaya başladım ama boşş. Oda tamamen boştu. Sandalyemi ışığın olduğu yere çekerek üzerine çıktım. Işık Demirli bir pencereden geliyordu. Demirin sağlamlığını test ettim, çok eski olmasına rağmen hala sağlamdı. Sandalyeden inerek. Temeğin oraya gittim ve yemek dolu tabağı yere vurarak kırdım. Sert bir cisim bana yardımcı olabilirdi. Cam parçasını alarak pencereye yöneldim ve demiri kesmeye çalıştım. Bir süre sonra kapı açıldığında oraya doğru baktım.
“Biraz işlerim vardı ama sen yerinde duramamışsın. Merak etme çıkacaksın, sadece bazı şartlarım var.” Dediğinde sandalyeden inerek karanlıkta ona doğru ilerledim.
“Ne istiyorsun?” dediğimde beni geçerek sandalyeyi alarak beni çekip oturttu. Yüzüme bir fener tuttuğunda gözlerim acıdı. Uzun süredir ışık görmüyordum. Gözlerim kapalıyken ellerime bir kağıt ve kalem verdi. Gözlerimi açıp baktığımda sayfa boştu.
“Ne demek bu?” sorusuna gözlerime baktı ve telefonunu açarak bana doğru verdi. Bir video… Oynatınca Besteyle karşılaşınca şok oldum. Onu duvara doğru zincirle bağlamışlar. Ellerini sallarken öfkeyle bağırıyordu.
“Bırakın beni, benden ne istiyorsunuz? Canım yanıyor, midem çok kötü.” Dediğinde anlık öfkeyle ona saldırdım. Kolunu elimdeki cam parçasıyla çizdim ve üzerine giderek boğazından tutup duvara ittim.
“Beste’ye ne yaptın?” dediğimde kolundaki kanı yanağıma değdirdi.
“Anlaşma şartlarına uygun zehirledim.” Dedi kollarımdan tutarak.
“Ne istiyorsun?” diye sordum, sesimin tonunu sertleştirerek, sandalyedeki kağıdı ve kalemi alarak ellerime verdi.
“Tilki olmayı kabul etmeni istiyorum.” Dediğinde ellerimdekine baktım.
“Nasıl? Benim sana yardım etmemi mi istiyorsun?” diye sorduğumda sandalyeye geçerek oturup bana ışık tuttu.
“Sana Beste’yi kaybetmemen için umut veriyorum, bak ışık tutuyorum.” Dedi alaycı bir şekilde.
“Ne istiyorsan yaparım, Beste’nin suçu yok. Ben senin peşine düştüm.” Dediğimde ışıkla elimdeki kağıdı gösterdi.
“Dediklerimi yaz ve sonuna imzanı atacaksın.” Dedi ve söylemeye başladı. Duvara yasladığım kağıda yazmaya başladım.
“Uzun zamandan sonra teslim oluyorum. Ben Deniz Keskin. Tilkinin ta kendisiyim. Uzun zaman kaçışlarımın ve bu vahşetlerimin ardından çok yorulduğumu ve teslim olmak istediğimi dile getiriyorum. Bu mektubu korkup vazgeçememek için yazıyorum. Bu mektup çok güvendiğim birisine teslim edeceğim. Eğer cesaret edemezsem bu mektubu emniyete teslim edecekler. Bu vahşeti benim yaptığıma dair bir mektuptur. Çoğu kurbanlarımı kendi adaletimi sağlamak amacıyla öldürdüm. Adalete güvenmedim, zamanında on dört yaşında suçsuz yere yargılanıp kaçan kışı ben değilim. Onu hapishaneden ben kaçırdım ve uzum zaman sonra onu öldürüp, onun kimliğini giyinerek bu vahşeti ben başlattım. Daha sonrasında masum bir kimlikle polis kimliğini aldım. Amacım tilkiyi kendi ellerimle yakaladığımı söyleyip, kendimi koruma amacıyla, kazayla onu öldürdüğümü söyleyecektim ama bu kovalamaca beni çok yordu. Kendi kimliğimle cezamı çekip korkmadan, kaçmadan yaşamak istiyorum.” yazdırttı. Resmen bunca vahşeti üzerime yıktı. Yazdıktan sonra ışığı kağıda çevirdi.
“İmzala…” dedi.
“Bunca yaptığın vahşeti benim üzerime mi yıkacaksın?” dedim ona doğru bakarak ayağı kalkarak yanıma doğru geldi.
“Hayır…” dedi soğuk bir sesle.
“Benden ne istiyorsun? Bu sözleşme karşılığında…” dediğimde kağıdı elimden alarak ışığı bana doğru tuttu.
“Suç ortağım olacaksın.” Dediğinde anlık bir şokla ona doğru baka kaldım.
“Nasıl yani?” dedim korkarak.
“Bundan sonra emniyette benim için çalışacaksın. Artık kovalamaca yok, sen ve ben bu vahşette birlikteyiz.” Dedi. Bir hikaye başlıyordu, ilk sayfasındaydım. O yazıyor… Ben yaşıyorum… Bu ikimiz arasında açılan bir savaştı, o hikayeyi gerekirse yakar tekrar yazarım ama bütün hikayeyi onun yazmasına asla izin veremezdim. Çaresizce kafa sallayarak onayladım, aklıma Beste geldiğinde yanına doğru ilerledim.
“Beste’yi bırak, panzehir i ver.” Dediğimde telefonunu açarak birini aradı. O elindeki kağıdı almam gerekiyordu. Kestiğim cam parçasını karanlıkta aramaya başladım. Ses çıkarmadan bulmam gerekiyordu. Sızan ışığın altında parlıyordu. O telefonla konuşurken oraya ilerleyerek camı aldım ve hızla yanına giderek camı boynuna, damarına dayadım.
“Bana fenerini ve silahını ver. Sakın ani bir hareket etmeye kalkışma, ölürsün.” Dediğimde fenerle silahını bana uzattı, elinden alarak onu kendimden uzaklaştırdım. Feneri yüzüne tuttuğum da bana doğru baktı.
“Kiminle karşı karşıya olduğunu unutuyorsun.” Dediğinde ona doğru baktım.
“Sende kiminle oyun oynadığını bilmiyorsun. Sözleşmeyi yere koy geri çekil.” Dediğimde hareket etmedi. Ayağına doğru ateş ettiğimde geri çekildi.
“Bırak şunu, buradan çıkışın yok. Beste zehirlendi, onu sadece ben kurtarabilirim.” Dediğimde silahı ona doğrulttum.
“Haklısın adamını ara, Beste’ye panzehir i versin. Dediğimi yapmazsan, kafana sıkarım ve emin ol ben asla ıskalamam.” Dedim soğuk emin bir dille. Telefonu açarak adamı arayıp Beste’ye ilacını verip, onu hastane önüne bırakmasını istedi. Telefonu kapatarak haber beklemeye başladık.
“Senin hakkında tek bir iyi düşünen bendim. Senin bu karanlığın sadece kötülerin üzerine değdiğini düşünmüştüm, yanıldım. Sen tam bir psikopatsın.” Dediğimde alaycı bir şekilde gülmeye başladı.
“Güzel, sonunda kimi karşına aldığını anlamışsın. Sen hiç kırmızı başlıklı kızı okudun mu? Oradaki kurt benim ve elime düşersen senin kalbini yerim.” Dediğinde bir cümleyi tekrarladım.
“Katil olsaydım, ilk önce babamı öldürürdüm.” Dediğimde sustu. Hiçbir şey demeden duvarın kenarına oturdu.
“Baban senin gibi canavar mıydı?” dediğimde öfkeyle ayağı kalkarak hiçbir şekilde korkmaksızın üzerime doğru geldi.
“Geri çekil, kafana sıkarım. Geri çekil dedim… Sıkarım.” Dediğimde bana doğru gelerek silahın namlusunu göğsüne dayadı.
“Vur… Hadiii.” Dediğinde yutkundum. Gözlerimin içerisine baktığında geri adım attım. Bana doğru dik dik bakarken telefon çaldı. Hoparlöre almasını istedim.
“Kıza ilacı vererek hastane önüne bıraktım.” Dedi ve kapattı. Derin bir nefes aldım. Ona doğru baktığımda bana yakındı.
“Kimsin sen? Maskeni çıkar. Şakam yok ateş ederim.” Dedim ona doğru bakarak. Silahı doğrulttuğumda bana yakınlaşmaktan geri durmadı.
“Ben kimim anlatmamı ister misin?” dedi yakınlaşarak, silahımı direk kafasına dayadım.
“Senin aradığın geçmiş, benim kayıp hikayem Deniz.” Dediğinde bütün zihnin susmuştu. O an geçmişe yolculuk yapıyormuşçasına başım dönüyordu. Cümleyi söyledikten sonra, nefes alamadım. Annemin çığlıkları… Morgta yankılanan çığlıklarım… Nefesimin kesildiğini hissettim. Silahı ona doğrultmaya devam ederek kapıya yöneldim. Çok kötü başım dönüyordu. Kapıya yöneldiğimde, nefesim kesildi ve kafamın arkasında bir acı hissettim.
“Sende bu hikaye de kaybolacaksın…”
***
Zihnimin en karanlık köşesinde bir ışık görüyorum, bu ışık karanlıkta yanan hikayemin son sayfası mı? bilmiyorum ama bir hikaye yanıyorsa küllerinden yeniden yazılacağını biliyorum. Gözlerime değen ışıkla etrafımdaki puslu olan her şey netleşti. Bir hastane odasındaydım, başım dönüyor ve şiddetli bir şekilde ağrıyordu. Yatakta doğrulduğumda kolumda serum olduğunu fark ettim. Bana ne olmuştu? Tek hatırladığım şey, tilkinin beni kaçırması…
Karanlığı unutamıyorum, soğuk ses tonu… Etrafıma bakındığımda annem yanımda duran koltukta uyuyordu.
“Anne?” diye seslendim nefes almaya çalışarak. Boğazım kurumuştu. Annem uyandığında yanıma gelerek oturdu.
“Deniz iyi misin?” dediğinde kafamı salladım ve yanımda komidinin üzerinde duran suyu gösterdim. Bir bardak suyu doldurarak bana uzattı. Sanki yıllardır susuz kalmış gibi kana kana içtim.
“İyiyim… Buraya beni kim getirdi?” diye sorduğumda odaya Kuzey’in girdiğini gördüm.
“Uyanmana sevindim, iyi misin?” diye sorduğunda ona bakarak kafa salladım.
“Kuzey neler oluyor? Ben buraya nasıl geldim?” dediğimde Kuzey yanıma yaklaştı.
“En son olanları hatırlıyor musun?” sorusuna cevapsız kaldım. Düşünmeye başladığımda başıma giren şiddetli sızıyla savaşıyordum.
“En son… Enseme sert bir cisimin değmesiyle o anki acıyı hatırlıyorum. Kuzey neler oldu? Beste, Beste iyi mi?” diye sordum endişeyle. Zihnimdeki o puslu görüntü kalkınca neler olduğunu hatırladım.
“Beste iyi, merak etme. Sadece ikinizi kontrole getirdik. İkinizi, senin motor garajında yerde baygın halde bulduk. Yabancı numaradan sizin görüntünü attılar, senin garajın olduğunu motordan tanıdım. Kolumdaki serumu çıkararak ayağı kalkınmaya yeltendiğimde annem tuttu.
“Deniz dinlenmen gerekiyor.” Dediğinde Kuzey’e doğru baktım.
“Beste’yi merak ediyorum, lütfen.” Dediğimde kalkama yardımcı oldu. Odadan çıkarak Beste’nin kaldığı odaya doğru ilerledik. Odaya girdiğimiz de Beste halsiz bir şekilde yatakta yatıyordu. Uyanıktı, beni gördüğünde halsizce gülümsedi.
“Deniz?” diye seslendiğinde yanına oturarak sımsıkı sarıldım.
“Sen iyi misin?” dediğimde kafa salladı. Kuzey’e doğru baktım.
“Beste’nin kontrolleri yapıldı mı? Tilki ona zehir verdiğini söyledi. Kan değerlerine bakıldı mı?” dediğimde kafa salladı.
“Sorun yok, Beste ve sen gayet iyisiniz, merak etme.” Dediğinde ona doğru baktım.
“Zehir?” dediğimde birbirlerine baktılar.
“Tilki zehir vermemiş, kan değerlerine bakıldığında tek gözüken şey vitamin ilacıydı.” Dediğinde anlam veremedim. Sadece o an sessizleşti. Bir süre sonra Tilkinin bana anlaşma imzalattığı aklıma geldi ama bunu onlara söylemeli miydim? Beni korkutmak için yapmıştı. Belki de Beste’nin benim gerçek kardeşim olmadığını ve ona çok değer verdiğimi biliyordu. Bu anlaşmayı imzalayacağımdan emindi. Beni ve Beste’yi o yüzden kaçırmıştı. Onun kimliğini öğrenmem gerekiyordu. Bütün zaaflarımı bilmesi imkansızdı. Düşünceler içinde kaybolurken Kuzey’in omzuma dokunmasıyla sıçradım.
“Deniz, iyi misin?” diye sorduğunda kafamı sallayarak gülümsedim. Gün boyunca hastanede gözlem altında tutulduk. Akşam taburcu olduktan sonra Kuzey bizi eve bıraktı. Ağır adımlarla odamıza çıktığımız da Beste’ye doğru baktım.
“Beraber uyuyalım mı?” diye sorduğumda kafa salladı. Beraber odaya girerek yatağımıza uzandık. Annem arkamızdan geldi.
“Kızlar çok korkuttunuz beni iyi misiniz?” dediğinde kafa salladık.
“Polis olunca her şey değişiyor anne. Biraz tehlikeli sadece.” Dediğimde annem kafasını sallayarak gözlerini devirdi.
“Polis olmak mı zor? Yoksa başlarını belaya sokmadan rahat edemeyecek kızlarının olması mı bilmiyorum.” Dediğinde güldük.
“İyiyiz, merak etme annem.” Dediğimde omuz silkti.
“Bende sizinle yatacağım.” Dediğinde Besteyle birbirimize baktık. Zor sığdık ama ailenin sıcaklığıyla üşüyen ruhumuz ısınmıştı…
Sabahın ilk ışıklarında kalkarak yatakta doğruldum, bir şekilde onun kim olduğunu çözmem gerekiyordu. Yanımdaki siyah komidimin üzerinde duran defteri alarak not almaya ve hatırladığım her şeyi araştırmaya başladım. Soru 1… Tilki beni tanıyor mu? Soru 2… Böylesine sadist bir katil, asla zarar vermeden bizi neden bıraktı? Soru 3… Bir an duraksadım ve düşündüm. Tek bir cümlesi benim zihnimdeki karanlığa ışık tutmuştu.
“Senin aradığın geçmiş, benim kayıp hikayem Deniz...” demişti. Beni aradığım her şeyle ne gibi bir bağı olabilirdi anlayamıyorum. Şu ana kadar biriktirdiğim bilgileri toparlamam gerekiyordu. Onun ajanı olacaksam o bana kesin ulaşacaktı. Her şey daha çok ilerlemeden, onun kim olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Onun ilk cinayetini bulmalıydım…. Ya da geçmişinde olan insanları…
Aklım bu sorularla meşgul olurken komidimin üzerinde duran siyah güle uzandım. Neden siyah gül bıraktı? Bayıldığım an da duvarın kenarında siyah güller görmüştüm. Belki de onu çoktan yakalamıştım ama beni sadece son anda fark etti. Ya da benim ona gelmemi istiyordu? Kağıtlara yazmaya başladım.
“Kötülük, sana yapılan haksızlıkların acısını bir başkasına yaşatmakla başlar…” yazıyordu. O vahşeti yaşattığında. O kadar kişinin arasından benim karşıma çıkmıştı. Onun için seçilmiş birisi miydim? Sonra bana dediği o cümleler.
“Gecenin karanlığında görünmeyen gölgen… Kalbine ışık tut.” Demişti bana. Sonra en son dediği o cümle… Zihnimin en ücra köşesine ışık tutmuştu.
“Senin aradığın geçmiş, benim kayıp hikayem Deniz.” Demişti. Bu cümle sadece beni etkisi hale getiren miydi? Yoksa kayıp bir hikayeyi bulmam için gösterilmiş yol mu? Nereden başlamalıyım? Diye mırıldanırken arkamdan bir ses geldi.
“Geçmişinden…” dedi Beste. Ona doğru dönerek gülümsedim.
“Günaydın.” Dediğimde yanıma gelerek duvara doğru baktı. Sonra bana dönerek kollarımdan tuttu.
“Deniz neler oluyor? Dün anlatmadın, üstelik gecenin bir yarısı Kuzeyle tilkinin peşine düşmek nedir?” dediğinde ona doğru baktım.
“Seni nasıl kaçırdılar?” dediğimde düşündü.
“Sabah uyandığımda sen yoktun, aradım ama ulaşamadım. Bende senin sorumsuzluğundur diye çok üzerine düşmedim. Motorun yerinde yoktu. Bende emniyete gitmek için yola çıktım. Daha sonra önüme biri fırladı ani frenle durarak araçtan indim. Yerde birisi vardı, aynı sen gibi giyinmişti. Saçları, kilosu sen. Ona doğru eğilip bakmak isterken ağzımda bir baskı hissettim. Sonrası bende kayıp. Gözlerimi açtığımda depo gibi bir yerde duvara sabitlenmiştim. Halsizdim. Bir saat sonra yanıma maskeli biri gelerek bana iğne yaptı.
“Bana ne yapıyorsun? Benden ne istiyorsun?” gibi sorular sordum. Aklıma Tilki gelmiyordu, bana doğru baktı.
“Deniz, sana değer veriyor mu? Seni seviyor mu?” diye sordu. Bende ona bakarak kafa salladım.
“Kardeşim…” dedim, bir süre sustu. Daha sonra elindeki iğneyi gösterdi.
“O senin kardeşin değil, panzehrin.” Dediğinde zehir enjekte ettiğini anlamıştım. Bir iki saat sonra terlemeye, bedenimde acı hissetmeye başladım. Miden çok bulanıyordu. Sonrasını hatırlamıyorum.” Dediğinde ona doğru baktım.
“Seni onun zehir olduğuna inandırıp kendini kötü hissetmeni sağladı.” Dediğimde bana doğru baktı.
“Neden böyle bir şey yaptı? Neden beni gerçekten zehirlemedi?” diye sorduğunda ona doğru baktım.
“Deniz benden ne saklıyorsun?” diye sordu. Oluşturduğum dava duvarına doğru baktım.
“Ben karşılığında senden ne istedi?” diye sordu cümlesini düzelterek.
“Suç ortağı olmamı istedi?” dediğimde bana doğru şaşkınlıkla baktı.
“Senden öldürmeni mi istedi?” dediğinde kafamı iki yana salladım. “Oha” diye bağırdığında ağzını kapattım. O sırada sese annem uyandı. Dolabımdaki dava duvarını kapattım. Annem yatakta doğrulduğunda ona doğru döndük. Beste’ye doğru bakarak kaşlarımı kaldırdım. Umarım bu şaşkınlığı yüzünden annem bir şeylerin olduğunu anlamaz. Annem bize uykulu gözlerle bakarken sırıttım.
“Günaydın bal annem.” Dedim yanına doğru ilerleyip oturarak sarıldım. Beste arkamdan gelerek yanımıza oturdu.
“Günaydın prenseslerim, sabah erkencisiniz, bir sorun yok değil m?” sorusunu duyduğumda sırıttım.
“Bugün erkenden emniyete geçeceğiz, biliyorsun bizler polisisz.” Dediğimde annem saçlarımı sevdi.
“Aklım hep sizde, dikkatli çalışın olur mu?” diye sorduğunda Beste kıkırdadı.
“Biz Deniz’den dolayı alışkınız, sorun yok annem.” Dediğinde gülerek bizlere sarıldı.
“Hadi güzelce bir kahvaltı yapalım.” Dedi ve odadan çıktı. Beste heyecanını zor saklamış olmalı ki yanıma gelerek oturdu ve gözlerini şaşkınlıkla büyüterek beni dinlemeye başladı.
“Onun kimliğini öğrenmek zorundayız ama cesaretim yok. Yanımda olur musun?” sorusunu duyduğunda gülümseyerek kafasını salladı.
“Ne yapacaksın?” diye sorduğunda düşüncelere daldım. Onun kimliğini bir şekilde öğrenmem gerekiyordu ama ilk nereden başlayacağımı bilmiyordum.
“Galiba onun sözünü dinleyip onu kendi geçmişimde arayacağım.” Dediğimde anlam veremeyerek bana doğru baktı.
“Eskişehir’e gidiyoruz.” Dediğimde anlık olarak şaşkın bir ifadeyle sessizliğe büründü.
“Orada tikliye ait ne arayacaksın ki?” diye sordu merakla. Ayağı kalkarak dava duvarını açtım.
“Bilmiyorum, oraya gidince nereden başlayacağımı bilmiyorum. Belki eski evimizden… Ya da uçurumun kenarındaki o parktan… Düşünüyorum ama yolun sonu zifiri karanlık.” Dedim duvara doğru bakarak. Elini dava duvarın üzerinde gezdirdi.
“Tilki… Seni nereden tanıyabilir? Eski bir komşunuz olabilir mi? Ya da senin eski sevgilin? Ya da Ayaz’ın düşmanları… Tilki senin kafanı karıştırmak için akıl oyunu oynamış olabilir mi?”
“Ne gibi bir akıl oyunu düşünür ki?” dediğimde bana doğru baktı.
“Satranç gibi… Satranç aklın hükmettiği, duyguların ise suskun kaldığı bir oyundur.”
“Satrancın aklı her zaman şah, duyguları ise sadece mattır.” Dediğinde ona doğru baktım.
“Emniyete gidelim.” Dediğimde konuyu kapattığım için kafasını sıkıntıyla salladı. Onun hapishaneden ne zaman kaçtığına bakmam gerekiyordu. Dolabımdan mavi boğazlı kazağımı ve siyah kot pantolonumu alarak giyindim. Aynanın karşısına geçerek uzun saçlarımı topuz yaparak, aynada ki görüntüme baktım. Sadece maskara sürdükten sonra odadan çıktım. Besteyle tesadüfen aynı benzer kıyafetler giyince kıkırdadık. Aşağı indiğimiz de annem kahvaltıyı hazırlamış bizi bekliyordu. Oraya doğru ilerlediğimiz de Beste koltukta duran kasklarımıza doğru baktı ve tedirgin ve korku içerisinde bana doğru döndü.
“Deniz… Motor yok.” Dediğinde ona doğru baktım.
“Ne demek motor yok.” Dedim endişeyle.
“Sana odada dedim. Şu an taşlar yerine oturuyor. Senin motorunu göremeyince o yüzden emniyete gittim.” Dediğinde kapıya doğru hızla ilerleyerek montumu ve botlarımı giyinerek evden çıktım. Hava da keskin bir soğuk vardı, kar yağmak istiyor ama bulutlara hapsolmuş gibi… Yan tarafımızdaki garaja ilerledim. Garajın kapısı açıldığında içerisi boştu. Beste arkamdan geldiğinde ona doğru baktım.
“Şaka gibi motor yok.” Dediğimde etrafa bakınmaya başladı.
“Şimdi ne yapacağız?” dediğinde ona doğru baktım.
“Emniyete gideceğiz.” Dedim ve garajdan çıkarak arabaya yöneldim. Annem kapıda tedirgin biçimde bizi bekliyordu.
“Kızlar neler oluyor? Her şey yolunda mı?” diye sordu bize doğru bakarak. Kafa sallayarak onayladık. Annemle beraber arabaya yöneldiğimizde annem bize doğru baktı.
“Motorla neden gitmiyorsunuz?” dediğinde arabayı çalıştırdım.
“Hava çok soğuk anne, Beste mızmızlanıyor.” Dediğimde annem güldü. Beste tam bir şey diyecekken müziği açtım. Annemi pastaneye bıraktıktan sonra, emniyete yola çıktık, bizi sessizlik bürümüştü, ikimiz de düşünceler içerisinde kendimizi emniyetin önünde bulduk. Arabadan inerek emniyetin kapısına doğru ilerledik, hava keskin bir soğuk ve kar kokusu vardı. İçeriye girdiğimizde yüzümüze çarpan sıcaklıkla nefes verdik. Soyunma odasına yöneldiğimiz de Kuzey önümüzü kesti.
“Neredesiniz? Saat kaç oldu Sancar Amir sürekli sizi sorup duruyor.” Dediğinde ona doğru baktım.
“Kuzey, motorum çalındı. Çalıntı motoru bulmamız gerekiyor.” Dediğinde kafa salladı.
“Kayıp, çalıntı ihbarı oluştururum.” Dediğinde ona doğru baktım.
“Şimdi bakabilir miyiz?” dediğinde kafasını sallayarak, kayıp, çalıntı bildirim odasını eliyle işaret etti. Beraber odaya girdiğimiz de polis arkadaşlarımız çalışıyordu. Bilgisayar başında çalışırken bize doğru baktılar.
“Buyurun komiserim.” Dediğinde Kuzey bize doğru baktı.
“Çalıntı motor ihbarı.” Dediğinde polisler bana doğru baktı.
“Motorun plakası nedir?” diye sorduğunda motorumun plakasını bilmediğimi hatırladım ve Beste’ye baktım. Bana doğru bakarak kafasını salladı ve polislere döndü.
“26 DNZ 203” dediğinde ona doğru baktım. Zihnim beni üç sene öncesine götürdü ve yapboz parçaları zihnimde birleşti.
“Beste…” dediğimde anlamsız bir şekilde bana doğru baktı. Kolundan tutarak dışarı doğru götürdüm, odadan çıktığımızda bana doğru bakarak kafa salladı.
“Deniz, neler oluyor? Her şey yolunda mı?” dediğinde kafamı salladım.
“Senin aldığın o motor… Ayaz’ın bana üç yıl önceki hediye edeceği motor… Yangın çıktığında katilin alıp kaçtığı motor…” dediğimde sessizlik oluştu. Ayaz’ın üç yıl önce ölümüne sebep olan motor, bana gelmiş ama ben fark etmemiştim ve şu an ben tilki tarafından hapsedildiğimde motor ortadan kayboldu. Her şey birebir döngü haline girmişti. Motor yıllar sonra tekrardan kaybolmuştu ama tek değişen şey, hikayenin içerisinde döngü haline gelen her şeyin sonu gerçeklerin dolduğu bir kadehin kırılmasında son bulacaktı.

Yorumlar